Blogger Template by Blogcrowds

Cumartesi sabahı Ankara’daki Gordion alışveriş merkezindeydik…

Tutkun’la birlikte kahvaltı etmek için yiyecek kartındaki işletmelerin arasında dolaşırken Mado’nun K.Maraş usulü köy kahvaltısının duvardaki fotoğrafına tav olarak masaların birine oturduk.

Menüyle yanımıza gelmek yerine sallana sallana kendini getiren garsona, “Şu fotoğraftaki kahvaltından bir tane istiyoruz, bir de portakal suyu lütfen,” diye siparişimizi verdik.


Bizim kahvaltımızı hazırlayan garsonları uzaktan izlerken, bir yakın dostumun ‘Biz Türkler başkalarına hizmet etmek için yaratılmamışız, genlerimizde böyle bir gen yok,’ deyişini anımsadım. Aşırı milliyetçi bir yaklaşımdı! Bu konuda karşılıklı konuşmaya başladığımızda Türklerin tarih boyunca kendilerine hizmet edilen bir toplum olduğunu, bu yüzden başkalarına hizmet etmeyi beceremediklerini söylemiş, ben de itiraz edince konuşmamız uzayıp gitmişti…

Kahvaltı sırasında yaşadıklarım yakın dostumun söylediklerini anımsamama neden oldu. Bir alışveriş merkezinin fastfood katında kahvaltıya 20 TL para istiyorsanız yalapşap hizmet vermek hakkına sahip değilsiniz; hele ki bir Türkiye markası olmaya çabalayan Mado’nun böyle bir davranışta bulunmaya hiç hakkı yok! Bu düşüncelerimi garsonlarla paylaşmaya niyetli değildim ama hesap 27 TL gelince bir şeyler söylemek zorunda kaldım.

“Neden yirmi yedi lira?”

“Köy kahvaltısı ve portakal suyu var.”

“Evet?”

Meğerse portakal suyunun 7 TL’miş!

Bir içeceğin fastfood katında yüksek fiyatla satılmasının doğru olmadığını söylemek için garsonu uyarmak istedim. Bu kez yanlışlarının olmadığını kanıtlamaya çalışan garson menüyü göstererek işlerin daha da karışmasına neden oldu. Bana sunulan kahvaltıyla menüde yazılı olan kahvaltının birbiriyle ilgisi yoktu; bize 12 TL’ye satılan klasik kahvaltı ile 20 TL’ye satılan K.Maraş usulü köy kahvaltısı arasında bir şeyler yedirmişler, karşılığında 20 TL istiyorlardı…

“Bana buranın yöneticisini gönderir misiniz?” diye istekte bulununca, başka bir garson karşıma dikildi.

“Yönetici benim efendim,” diyen garsonu kuşkulu gözlerle süzdüm. “Bir sorun mu vardı?”

“Sorunumuz yirmi liraya satılan kahvaltıdaki peynir ve ekmek çeşitlerinden bize vermemeniz,” diyerek menüdeki yazılı olan çeşitleri gösterdim.

“Kahvaltıda altı çeşit peynir oluyor ama merkezden yalnızca ikisini göndermişler…”

“Bu sizin sorununuz.”

“Haklısınız efendim.”

“Menüde zengin ekmek çeşitleri yazıyor, fotoğrafta simit bile var, siz bize yalnızca beyaz ekmek yedirdiniz, üstelik sonradan gelen ekmek de bayattı.”

“Haklısınız efendim.”

“Reçeller de fotoğraftaki gibi değil,” derken yönetici olduğunu söyleyen garson başıyla onaylamayı sürdürüyordu. “Fotoğrafta petek balın üstünde kaymak var, siz bana süzme bal verdiniz, kaymak ise zaten yok.”

“Haklısınız efendim.”

“Her söylediğimde haklıysam, benden yirmi lira yerine on iki liralık kahvaltının parasını almalısınız.”

“Haklısınız efendim,” diyen yönetici garson hesabı değiştirmek üzere kredi kartımla beraber kasaya gitti.

Ben bu kadar hatayı unutmaya çalışırken on dakika kadar kredi kartımın geriye gelmesini bekledim. Bir süre sonra sıkılarak kartımı geri istedim. Aradan beş dakika daha geçtikten sonra kredi kartımı getiren yeni bir garson hesabımda değişiklik yapamayacaklarını söyledi. Beni tanıyanlar ne kadar sakin bir insan olduğumu bilirler. Kibarca yöneticinin yeniden masama gelmesini istedim. Onun yerine bir başkası karşıma dikildi.

“Buranın yöneticisi benim efendim.”

“Ben az önceki yöneticiyi istiyorum.”

“Sorununuzu bana söyleyebilirsiniz.”

“Bir kere de size anlatmak istemiyorum,” derken hala sakinliğimi koruyabildiğime ben bile şaşırdım. “O yönetici gelsin ve benim yanımda sorunumun ne olduğunu size anlatsın.”

Garson yönetici masamıza yeniden gelmek zorunda kaldı.

“Ben yönetici değilim efendim,” dedi utangaç bir yüzle.

“Az önce yönetici olduğunuzu söylediniz?”

“Haklısınız efendim…”

Bu bir kamera şakası mı diye etrafımda kamera aramaya başladım…

Şaka falan değilmiş!

Son gelen yönetici durumu yarım yamalak kavradıktan sonra ellerinden hiçbir şey gelmeyeceğini belirtti. Bir şikayetim varsa web sayfası üzerinden Mado’ya iletebileceğimi de sözünün sonuna ekledi. Ben de onların web sayfası yerine kendi web sayfamı kullanarak Gordion alışveriş merkezindeki Mado’un şubesinde nasıl dolandırıldığımı sizlerle paylaşmayı tercih ettim.

Bu beceriksizliğin Mado’ya bedeli ne olur dersiniz?

Yazarlık yolculuğunda bir adım daha…

Ben yazarların ya da yazdıklarının eleştirmenler taralından değerlendirilmesi için bir tanıdık, bir hatır gönül, bir çıkar ilişkisinin zorunlu olduğunu düşünürdüm. 28.OCAK.2010 tarihli Cumhuriyet gazetesinin kitap ekinde, M. Sadık Aslankara’nın ‘Kitaplar Adası’ köşesindeki yazısını okuyunca, benim öngördüğüm düşüncenin bir önyargıdan öte olmadığını anladım.

Biraz daha ayrıntılarsak…

2009 yılında Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın düzenlediği tiyatro oyunu yazma yarışmasına katılmış, kırk küsur oyun arasında ilk beşe seçilmiş, son yapılan değerlendirmede birinciliğe uygun oyun bulunamadığından diğerleri gibi dereceye girememiştim. O günlerde seçici kurulun birini birinci seçmek yerine, ‘bu yazarların tümünü çöpe atalım’ yaklaşımını tercih etmelerine hayıflanmıştım. Seçici kurulda bizleri yetiştiren akademisyenlerin de bulunduğu düşünülürse, ben ve benim gibi tiyatro eğitimi alanlar iyi yetiştirilememiş ya da iyi yetişmemiştik.

2009 yılının temmuz ayında da Dil Derneği’nin ‘Kerim Afşar Ödülü’ adıyla düzenlediği oyun yarışmasına katılmış, bu kez birinciliği başkalarına kaptırmış, en azından aralarında M. Sadık Aslankara’ın da aralarında bulunduğu seçici kurulun değerlendirmesine saygı duymuştum.

O günlerde oyunumun İstanbul Şehir Tiyatroları’nın repertuarına alındığının yazısı gelmiş, bir biçimde emeğimin karşılıksız kalmadığını görerek mutlu olmuştum…

Bir süre sonda M. Sadık Aslankara’nın Dil Derneğindeki yarışmayı değerlendiren yazısını ‘Kitaplar Adası’ köşesinde okudum. Hiç birbirimizi tanımadığımız halde dereceye giremeyen oyunumdan da söz ederek beni mutlu etmiş, belki de o yaz aylarında Türk tiyatrosunda kendine yer bulacağına inandığım iki oyun daha yazmama neden olmuştu. Bu duyarlılığına teşekkür etmek amacıyla yayınlanmış iki romanımı kendisine postalamıştım.

Beş ay sonrasında M. Sadık Aslankara’nın “Romanda yazarın kendine yer açma çabası…” yazısında iki romanımı değerlendirdiğini görünce, binlerce roman sayfasını yazmayı beceren birisi olarak, o anki şaşkınlığımı, nasıl bir mutluluk yaşadığımı sizlere anlatmayı beceremeyeceğim. Hiç tanımadığım birinin, işi bu tür yazıları köşesine taşımak olsa bile, önüne gelen çok sayına dosyanın arasından iki romanımı okuması ve değerlendirme yazısını ‘Kitaplar Adası’ köşesine taşıması eleştiri kurumuna bakışımı bütünüyle değiştirdi. Yazarlık yolculuğunda yol almaya çabalarken hatır gönül ilişkisinin zorunlu olmadığını gösteren M. Sadık Aslankara’ya teşekkür etmeyi bir görev kabul ediyorum.

Bu satırlarım da yazmaya meraklı olanlara umut ışığı olsun!

Bir eleştirmenin yazdıklarını değerlendirme konusuna gelince de; kimini beğenirsiniz, kimini beğenmezsiniz, bazen yüksek beklentilerinizle aradığınızı bulamazsınız, bazen tam tersidir, çoğu zaman yanlış anlaşıldığınızı düşünürsünüz; önemli olan sizin için yararlı olanını yazının içinden çekip almaktır. Eğer yeterince üretkenseniz, değerlendirme yazılarına yenileri eklenir ve zamanı geldiğinde (siz yaşıyor olusunuz ya da olmazsınız) emeğinizin karşılığını alırsınız…

En azından ben böyle düşünüyorum…

M. SADIK ASLANKARA'NIN YAZISINA GELİNCE...

Kitaplar Adası



Romanda yazarın kendine yer açma çabası...


Her yıl yüzlerce roman yayımlanıyor. Dile kolay. Yayımlanan bu romanlarla ilgili sayısal verileri gösteren çizelgeler, bunların yıllara, yaşlara, cinsiyete, yörelere vb. dağılımını gösteren veriler var mı, varsa, tutuluyorsa eğer, bunlar nasıl bir yönelim, eğilim çıkarıyor ortaya, sonra bu ne yönde evrilip hangi ivmeye göre gelişiyor bilmiyorum' Ne var ki yayımlanan romanların önemli bölümünün gençlere ait dosyalardan oluştuğu, kimilerinin birer 'ilk kitap' olma özelliği taşıdığı çok iyi biliniyor' Ayrıca yayıncıların, editörlerin sitemlerinden, kulağa gelen kimi bilgi kırıntılarından anlaşıldığı kadarıyla hemen her roman dosyası bir biçimde kendine yol bulup yayımlanabiliyor yine de. Diyeceğim, yazarın ya da yazar adayının elinden çıkıp da yayımlanmayan tek roman dosyası yok neredeyse' Çünkü söylenenlere bakılırsa hemen her dosya, yazarının çabasıyla yayınevleri arasında dolaşıyor, sonra bunlardan biri tarafından yayımlanıyor mutlaka' Bu kadarcık veri bile insanı şaşkınlığa uğratmaya yetiyor'


Yayımlanan romanların her birinin estetik açıdan tamlık yansıtması, bir değer taşıması beklenemez elbette, beri yandan bunların hiçbirinin yazınsal ölçütlere göre dikkate alınmayacak çalışmalar olduğu da savlanamaz'
Peki, bunca değersizleri arasından değerlilerini nasıl seçeceğiz romanların? Yayınevine göre mi belirleyeceğiz bunu? Yayınevinin geçmişten günümüze yansıttığı görev, ahlak anlayışına, yazınsal tutumuna, yayımladıklarının yazınsal alanda sergilediği örtüşme eğrisine bakarak, yayımlanan her dosyanın ille roman değeri taşıyacağını mı kestireceğiz? Bu da çok zor'
Roman üzerine kaleme alınan yazılar varsa eğer, bunlarla mı belirleyeceğiz yoksa yönümüzü? Görülüyor ki, yazınsal üretime yeni başlamış bir yazarın roman alanında kendine yer açabilmesi, sığışacak bir yer bulabilmesi, bunu pekiştirebilmesi hadi olanaksız demeyeyim, ama güç, oldukça güç'


GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE ROMANA ÖZGÜ SIKINTILAR...
Yeni bir roman dosyasının yayın dünyasında kendine yer bulabilmesi geçmişte de çok güçtü elbette. Sözgelimi Erdal Öz, ilk olarak Varlık Yayınları arasında yayımlanan Odalarda adlı romanı için Yaşar Nabi Nayır'la dosyası konusunda mektuplaşmalarını, öne sürüşleriyle Nayır'a karşı direncini anlatır, kendi yayınevinde bunun yeni basımlarına geçerken. Ekler ardından: 'Ben de az direnmemişim hani''
Latife Tekin'in de ilk romanı Sevgili Arsız Ölüm için Memet Fuat'a dosyasını getirdiğinde, çok beğendiği bu dosyaya karşın Memet Fuat'ın, bir yazar bağlamında kendisinden emin olabilmek amacıyla ondan ikinci roman dosyasını da istediği söylenir'
Bu iki örnek bile geçmişte roman dosyalarının yayımlanmasının da pek öyle kolay bir iş olmadığını göstermeye yetiyor kanımca'
Öteden bu yana çeşitli nedenlerle öykü, roman, oyun dosyası okuduğumdan, parıltılar taşıyan kimi dosyaların sonraki aşamada kitaplaşmalarını beklediğim halde bir türlü gün yüzüne çıkamadığını gözlemişimdir veya yayımlansa da kendine bir türlü yer açamadığına tanıklık yapmışımdır'
Evet, yeni yazarın işi zor' Neredeyse gün başına roman yayımlanır, her gün vitrine, sergene bir başka roman konurken bunların arasında yayımlanan yeni romanın şansı ne olabilir dersiniz? Yazar, bütüne bakarak söyleyecek olursak yayımlanmış binlerce romanın yüzlerce yazarı yanında kendine, yer bulabilecek midir?


YENİ ROMANLAR ARASINDA...
Şu son zamanda azımsanmayacak sayıda roman okudum, bunların bir bölümü yeni yazarlardan, hatta ilk kez okuduklarımdan oluşuyor.
İyi de kim söz edecek bu yazarlardan, onların romanlarından? Kendi payıma ileriki haftalarda 'Kitaplar Adası'nda birer ikişer konu edineceğim okuduğum bu romanları' Ama yeter mi bu çaba? Her yıl yayımlanan birkaç yüz romanın ancak birkaç on tanesini, diyelim ancak yüzde onu kadarını konu edinebilir bu alanda kalem oynatan bir yazar. Ne denli üzücü bir durum. 1960'larda Hüseyin Cöntürk, Yordam dergisine şiir, öykü göndereceklerden, zorunluluk olarak kitap eleştirisi de isterdi. Bu yöndeki boşluğu doldurmaya çabalardı bu yolla'
Peki, eleştiri alanında bir eksiklik vardı da doldu mu bu? Hemen her yazarın, sergende bekletip de bir biçimine getirerek bir yerlerde araya sıkıştırıverdiği o hazır tümce kalıbını çok duydunuz kuşkusuz: 'Bizde eleştirmen var mı?' Diyelim yok, iyi de bu soruyu ortaya atanların eli armut mu taşlıyor? Demokrasi için nasıl ki demokrat çoğunluğa gereksinim varsa eleştiri yazınına yaşam alanı kazandırılabilmesi için de uygulayıcıların çoğalması, ötesinde bu yönde bir irade yansıtması gerekiyor.
Aksi halde eleştiri, çoksatar listeleriyle kitle iletişim organlarının, buna koşut ortamların yönlendiriciliğine bağlı yapay solunumda kalacak, o kadar' Bir disiplin bağlamında yazın eleştirisi varlığını sürdürür kuşkusuz, ama kitlelerin eleştiri anlayışı bu örnekle sınırlı kalır herhalde. Demokrasiden, çoğulculuğu değil çoğunlukçuluğu anlıyor olmamız gibi.
Oysa eleştiri de demokrasi gibi azınlık rejimidir. Ne demek istiyorum; dikkate alınması gereken ilk o'dur'
İlk romanlarıyla, kitaplarıyla yayın dünyasına adım atan, büyük çoğunluğu genç bu yazarlara eleştirmenlerin de fizik gücü yetemeyeceğine göre ne olacak? Umutsuzluğa kapılmadan işimizi sürdüreceğiz, başka çözüm var mı?
A. Kadir B.'nin romanları ilk kez yayımlanıyor. Daha önce A. Kadir Bozkurt imzasıyla, Ölümün Kıyısında adlı oyun dosyasını okumuştum yazarın. Kıvrak, kıpırdak kalemi olan bir yazar izlenimi bırakmıştı bende.
Bu kez Pentagram'ın yayımladığı iki romanıyla yüz yüze geldim ardı ardına: Bitimsiz Yol (2007), Kibrit Kutusu (2008). Yaşamöyküsünden öğrendiğimize göre öykülerinin, oyunlarının yanında yazdığı yedi romanı var yazarın. Ama 'bunların yayımlanmasına ise yıllar sonra, ancak şimdi karar verdi' deniyor bilgi notu olarak. Öyle anlaşılıyor ki, yayımlanan 'şimdilik' bu ikisi yalnızca, '
Yeni bir yazar olarak A. Kadir B. de kendine yer açmaya çalışıyor yazınsal ortamımızda. Çok doğal bu'
Peki, andığım bu romanlar için neler söyleyebiliriz?


YENİ BİR YAZAR: A. KADİR B. ...
Bitimsiz Yol'da bankacı karısının başka birine âşık olması üzerine, 'yapılması gereken çekip gitmekti. Öyle yapmıştım' (22) diyen bir öğretmenin (Murat), mesleğini bırakarak pazarlamacı konumunda yollara düşmesi konu ediliyor'
Bu haliyle yine yolculuk temelinde bir romanla karşı karşıya olduğumuz ortada. Bu kez pazarlamacılık yapmaya koyulmuş, eskiden beri öyküler yazma isteğiyle kıvranan bir öğretmenin kendi otomobiliyle yaptığı uzayıp giden bir yolculuk bu'
Romanlarımızın öğretmenlerini aldığım yazılara bu örneği de ekleyebilirim herhalde.
Ancak aradan yıllar geçmiştir. Onu, kendisini bir başka erkek olarak tanıttığı sevgisiyle Antalya'da geçirdiği gecenin ardından roman zamanı içinde takip etmeye koyuluruz'
Murat'ın, dünyaya lanetler yağdıran bir roman kahramanı olduğunu söylemeye gerek yok. Kendini Arthur Miller'in 'Satıcı'sı gibi duyumsarken, yollarda tek başına bir yandan öyküler kurar, öte yandan bir başka kişi olarak kendine bakmanın, bir kurgu kişisi gibi kendisiyle de yüzleşmenin olanağını bulur'
Öyküler yazmayı kurar sürekli, ama bu bağlamda 'esin perileri'yle başı derttedir. Yalnız onlarla mı? Herkesle, her şeyle' Karısının kopuşu sonrasında bütün dünyası altüst olmuştur Anadolu'nun bir köşesinde öyküler yazmayı kuran bu yazın öğretmeninin.
Murat'ı, bir işin peşinden koştuğu sıra Antalya'dan Ankara'ya yaptığı bir günlük yolculuk içinde saat saat ilerleyişi içine tüm yaşamından yerleştirdikleriyle yeniden yeniden tanımaya koyuluruz böylece.
Ama yaşadığı o olayın ardından katılaşmak bir yana acımasızlaşmıştır da bir ölçüde' Çünkü karısı tarafından terk edilmiş olması duygusunu içinden söküp atamamıştır bir türlü'
Kibrit Kutusu ise, yine bir yolculuk anında, bunun kesitinde başlıyor. Otoyoldaki trafik kazası sonrasında otomobilin sürücüsü ölmüş, sonradan sevgilisi olduğunu öğrendiğimiz yanındaki genç kız ise yaşam kavgası verir bir halde hastaneye kaldırılmıştır.
Romanı biz, kazada ölen işadamının ağzından okuruz:
'Ben ve o kız!'/ Sabri Taşkın ve Dilara Göktürk!'/ Söyledikleri gibi ikimiz de arabanın ön camından uçarcasına fırlamıştık. Dilara Göktürk otoyolun kenarındaki çelik bariyerin üstünden ormanlık alana doğru uçmuş, ben ise başımı bariyere çarparak yolun içinde kalmıştım. Aldığım yara ölümcülmüş. O an ya da bir süre can çekiştikten sonra ölmüş, öldükten sonra da ambulansla taşınıp bu hastaneye getirilmiş ve on yedi numaralı morg ünitesinden çıkarılan adama dönmüştüm; rengi solmuş ve cansız! Artık onunla yollarımız ayrılmıştı; ikimiz bir arada Sabri Taşkın iken, o ölü bir beden, ben ise yaşamda var olan bir ruha dönüşmüştüm./ Ruh?/ Şu 'ruh' kelimesi nasıl da itici'/ Başka bir şey olarak tanımlanmalı; bedensiz bir varlık gibi'' (56)
Sabri Taşkın'ın bir 'kibrit kutusu' işi de vardır bu arada. Sonuçta geri dönüşlerle kendini, yaşamını sorgulayan bir ruhun romanıdır da diyebiliriz Kibrit Kutusu için' Ölenin, ölüm sonrasında olup bitenleri izlemesi de yeni bir izlek değil elbette roman sanatında.
Görülüyor ki tüm roman yazarları, kendilerine bir yer açabilmek için ilginç konular bulmaya, bunlarla roman evrenleri kurup, yine ilginç, sıra dışı, ayrıksı, hatta aykırı kahramanlar yaratarak okurun ilgisini, yazın kamuoyunun dikkatini çekecek, sonuçta beğenilecek romanlar verimlemeye çalışıyor.
Bu açıdan bakıldığında her iki romanın da dilce, biçemce yenilik getirdiği savlanamaz bana göre. A. Kadir B.'nin bunları roman olarak eksiksiz, düzgün verimlemeyi, yazdıklarını olgunlaştırmış olmayı yeterli bulduğu anlaşılıyor. Ama bir yazar, kaleme aldığı romanın, yazın sanatı bağlamındaki yerini de sorgulayabilmeli derim' Bu kitap, roman sanatımız açısından yazınımıza ne getiriyor? Yazar olarak ben neyi getiriyorum?
Her iki romanda da gerek yayınevinden, gerekse yazardan kaynaklanan pek çok yazım yanlışıyla karşılaşıyoruz. Keşke bunlar giderilebilmiş olsaydı. Hatta okumam sırasında yer yer yazarın kendi dosyasında tam bir düzeltmeye girişmeden bunu yayınevine verdiği, yayınevinin de yazım konusunda pek özenli davranmadığı izlenimi edinmedim değil'
Ancak yazınla ilgilenen, alanda düşünce üreten insanlar, kitaplara yönelirken, olmuş, olmamış biçiminde bunları ayırmak yerine, sabırla, sevgiyle eksiklerini göstermek olmalı kitapların' Hele A. Kadir B. gibi yayımlamak üzere hazırda beklettiği dosyaları olan yazarlar için bir işlevi olabilmeli böylesi yazıların.
Yazın alanında eli kalem tutan hiçbir yazarın, ister şair, öykücü, romancı, ister denemeci, eleştirmen, yazınbilimci olsun dilimizin, yazınımızın omzuna yüklediği sorumluluktan kendini kurtaramayacağı ortada değil mi?
KAYNAK: http://www.cumhuriyet.com/cukitap/w/k13.html

Birini öldürmek...

Bazen…

Birini öldürmek istersiniz…

Kötü düşünceler beyninizinde fink atmaktadır: İran’da olduğunuzu, onun yüzünü Amerikan beziyle örterek boynuna kadar toprağa gömdüklerini, etrafını çevreleyen kalabalıkla birlikte taşlamaya başladığınızı; ya da Afganistan’da kimsenin bilmediği bir mağarada elleri arkadan bağlı olarak kameranın karşısında suçunu itiraf ettiğini, arkasında bekleyen maskeli insanların birkaçında Arapça yazılı pankartları, birkaçının elinde ışıltısı kameraya yansıyan palaları, o gözyaşları içinde kelime-i şahadet getirirken başını gövdesinden ayrıldığını; ya da karanlık bir hücrede çıplak bedenine işkence ederken, gözleri bağlı halde bir sonraki acının bedeninin neresinde yaşanacağını bilememenin çaresizliği içinde çığlık çığlığa bağırdığını...

Beyninde fink atan kötü düşüncelerle yaşamak yerine, kafasına bir tane sıkarak yaşadığın acıya son vermek istersin; onun yanına yaklaşır, acımasızca gözlerine bakarken belindeki tabancaya uzanır, anlının ortasına doğrultarak tetiğe basar, hem yaşadığı, hem de öldükten sonraki bakışlarına tanık olursun…


Beng!

Onu öldürmeyi becerebildin mi?

Onu öldürebilmen için bir beng sesi yeterli olabilecek mi?

O öldü ve sen ondan kurtulabildin mi?

Hiç sanmam…

Onun gözlerinde gördüğün son bakışlar, bir külçe gibi yere yığılışı, debelenişleri, hiç kıpırdamadan yatışı, ortalığa yayılan kandamlaları…

Sen onu öldürmüş olsan bile beyninin içindeki yaşamını sürdürmeye devam edecektir. Eğer gerçekten öldürmeye niyetlendiysen, hiç başka düşüncelere takılmadan tabancanı kendi kafana daya ve tetiğe bas; onun o anda öleceğinin garantisini veririm…

Beng!

Başka bir yol daha var; onu kendi haline bırak; bırak ki o kendi kendine senin beyninde yarattığın bütün güzellikleri öldürsün; yavaş yavaş; usul usul; daha fazla acı veriyormuş gibi görünse de denemeye değer…

Qantino Tarantino’nun Kill Bill filminin müziğindeki gibi…

Beng, beng…

Bu bir cumartesi gecesiydi...

Yirmi beş yıl öncesindeki üniversite günlerinde başlayan dostluğumuzu bu günlere kadar yaralamadan taşımayı becerdiğimiz Mehmet Çevik’le birlikte, Ankara gecelerine kendimizi bırakmaya ve sabaha kadar gecenin tadını çıkarmaya niyetliydik…

O yıllarda Hamamönü mahallesindeki tarihi Ankara evlerinden birinde yaşamıştık. Eski mahallemizin restore edilerek yepyeni bir çehre kazandığını, görülmeye değer mekanları bünyesinde barındırdığını öğrenince, dört yılımızı geçirdiğimiz sokakların havasını yeniden duyumsayabilmek adına, Ankara’nın tanınmış mekanlarından birisi olacağını düşündüğüm Sokrat Cafe’de keyifli bir akşam yemeği yedik…

UYARI NOTU: Bir hafta sonu eski Ankara evlerinin yeni yüzünü görmek isteyenlere Sokrat Cafe’ye zamanlarının bir bölümünü ayırmaları, eğer tok değillerse otantik kayseri mantısı ya da sarma yemeleri, aç değillerse tatlılardan birinin tadına bakmaları, en azından bir çay içmeden geçmemeleri şiddetle tavsiye olunur…

Tadı damağımızda kalan akşam yemeğinin sonrasında takıldığımız Fikrim Bar’da nostaljiye devam ettik. Kendine özgü yorumlarıyla tanınan Grup Kibele, bazen acı dolu ezgileriyle hepimizi hüzünlendirmekte, bazen de insanın içini kıpır kıpır ederek oturduğu yerde oturmasına izin vermemekteydi. Bu grubun adı Anadolu’nun bolluk ve bereket tanrısından geliyor, ağırlıklı olarak Türkçe, Kürtçe, Zazaca ve Farsça halk şarkılarından repertuarını oluşturdukları halde arada çaldıkları sürpriz ezgilerle farklı müziklerden hoşlananlara da seslenebiliyorlar. Geceye biraz geç başlasak da hızlandırılmış alkol tüketimi ve Grup Kibele’nin ezgileri sayesinde bardaki müşterilerin coşkusuna ulaşmamız çok zaman almadı…


Bir başka barda geceyi noktalamak niyetiyle Sakarya Caddesi’nde dolanırken karşılaştığımız tütün işçilerinin direniş meydanı ister istemez bizi kendine doğru çekti. Türkiye’nin farklı bölgelerinden gelen yüzlerce tütün işçisi yağmurdan korunabilmek için naylonlardan sundurmaların altında, battaniyelerine sarılmış, bazıları uyumakta, bazıları eylem alanında dolananlara bilgiler vermekte, farklı gruplar yaktıkları ateşlerin etrafında birbirleriyle kaynaşmakta, bazı sundurmaların altından iktidarı eleştiren slogan sesleri yükselmekteydi. O insanların arasına karışınca da yanlarından ayrılmak istemedik…

Eylem alanının kenarındaki kalabalık polis topluluğu ise her an için tetikteydi. Çok daha fazlası otobüslerde beklemekte, bir süre sonra görevi diğerlerinden alacakları için koltuklarında uyumaya çalışmaktaydı…

Eylem alanında dolananların çoğu direnişe destek vermek için oraya gelmiş, aralarına meraklılar, satıcılar, sivil polisler ya da eğlencelerini sona erdirerek evlerine dönenler karışmış, akıp giden kısacık zaman içinde hepimiz bir bütün haline dönüşüvermiştik…

Birçok insan gördüklerini kaydetmenin derdine düşmüş, ellerindeki kamera ve fotoğraf makineleriyle dolaşmaktaydı. Bu durumu günlerdir kanıksamış olan eylemciler yeri geldiğinde poz vermekte, bazıları durumu fırsat bilerek direnişlerinin gerekçelerini anlatmaya çabalamaktaydı. Bir gün sonra miting alanında yaşanılacak gerginliğin bedeli ağır olabilirdi; yüzlerine biber gazı sıkılabilir ya da buz tutmuş havuzların içine itilebilirlerdi; yine de gecenin ayazında yaptıkları şakalarla neşeli bir atmosfer oluşturmaya çalışıyorlardı. Ben de arabamdaki fotoğraf makinesini alarak diğerleri gibi Sakarya Caddesi’ndeki direnişi ölümsüzleştirebilmenin derdine düştüm.

Eylem alanındakiler bir televizyon ve tiyatro oyuncusu olan Mehmet Çevik’i çabucak fark etti. Dünya görüşünü bildiğim arkadaşımın eylemci ruhu da coşku içindeydi. İşçilerin yükselen sesinden etkilenmemek olanaksızdı! Ben ilginç kareler yakalamaya çalışırken, arkadaşım da ateşin etrafına toplanmış gruplarla saatlerce sohbet etti. Sabaha karşı eylemcilerin yanlarından ayrılırken, bir barda geceyi tamamlamak yerine, eylem alanında bir şeyleri değiştirebilmenin umuduyla haftalardır ailelerinden, evlerinden, memleketlerinden uzak kalan tütün işçilerine yalnız olmadıklarını duyumsatabilmenin iç huzurunu yaşamaktaydık…

Ve bir cumartesi gecemiz de böyle gelip geçti…

Bilirsiniz işte…
Bir yerden başka bir yere taşınmak büyük telaşları içinde barındırır; bu dünyadan öteki dünyaya gidişin telaşına benzemese de, bir kentten başka bir kente, bir evden başka bir eve, bir kadın ya da erkekten başka bir kadına ya da erkeğe geçişin zorluğunu hepimiz biliriz; keyfini de biliriz tabi…


Son günlerde bir düzenden yenisine geçişin keşmekeşliğiyle uğraşmaktayım; yeni evime bağlattığım telefon söyledikleri günde açılmadı, telefon açıldıktan bir gün sonra da internet aktif hale gelecekti ama bir tek tık sesi bile gelmeyen telefon hattından internete tek tıkla ulaşmak olanaksız…

Eve digitürk bağlatmak için dört-beş gündür teknik servisin peşinde koşmaktaydım; sonunda montajı yapacak teknik servis elemanlarını kapımın önüne kadar getirmeyi becermiş, aynı anda kapımın önünden geçen ev sahibimin apartmanda uydu yayını olduğunu söylemesiyle kararımı değiştirmiş, bin bir zorlukla kapımın önüne kadar getirmeyi başardığım teknik servis elemanını kuru bir teşekkürle geri göndermiştim…

Keşke göndermese miydim?

Neden mi?

Bugün TRT 1’de yayınlanan ‘Kırmızı Işık’ dizisinin yönetmeni Cüneyt Tezcan telefon ederek Yasemin Öztür'le beraber konuk oyuncu olarak oynadığımız bölümün biraz sonra yayınlanacağını hatırlattı.

Herkesin evinde ortalama iki adet bulunan televizyondan benim evimde bir duvarı kapsayacak kadar kocamanı var ama yıllar sonra konuk oyuncu olarak kameraların karşısına geçtiğim televizyon dizisini izletebilecek gücü yok!

Keşke teknik servis elemanını göndermeseydim!

Teknik servis elemanını digitirk’ü bağlatmadan gönderdiğim için hayıflanarak sorunumu çözemeyeceğimin bilinciyle hareket ederek evdeki dekoderle dışarı çıktım. Çok zaman yitirmeden bu işleri yapan bir teknik servisin kapısından içeri girdim. Elimdeki dekoderi uydu yayınına uygun hale getiren bir programı yüklemeyi teklif ettiler. Önerilerini hiç düşünmeden kabul ettim. Bu arada servis elemanını evime gelerek montajını yapması için ikna etmeye çalışıyordum.

“Çok kolay abi,” diyen servis elemanının ikna olmaya niyeti yok gibiydi. “Şu anten kablosunu anten çıkışına takacaksın, sonra da televizyonun düğmesine basacaksın…”

“Benim işlerim bu kadar kolay olmaz usta, illa ki bir yerinden aksilik çıkar, kablolar yanar, dekoder uyduyu tanımaz, anten alıcısıyla elektrik prizini birbirine karıştırarak çarpılırım, bu yüzden televizyonun başında can çekişerek ölebilirim,” diye ikna turlarına devam ettim. “Vicdan azabı duymak istemiyorsan hayır duası ya da para karşılığında bana yardım et, senin sayende yıllar sonra televizyonda kendimi izleyip, 16:9 ekran formatında ne kadar şişman göründüğüme karar vereceğim…”

Ne kadar zorlarsam zorlayayım ikna olmadı!


Yeni program yüklenmiş ve ara bağlantı kablosu eklenmiş dekoderimi kolumun altına alarak evime geri döndüm. Dizinin başlamasına yaklaşık kırk dakika varken merdivenleri tırmanıyordum. Kapının kilidini açtığımda otuz sekiz dakika kalmıştı. Otuz yedinci dakikada kapıdan içeri girdim. Aynı dakikanın içinde koridorun lambasını açmak için açma-kapama anahtarına dokundum ama lamba yanmadı.

Patlamış olmalıydı!

Aksilik işte!

Umarım başka bir sorun yoktur!

Diğer odanın lambası da yanmıyordu, hiçbir lamba da yanmadı; elektrikler kesikti…

Lanet olsun!

Otuz altıncı dakikanın içinde en az üç kere daha lanetler yağdırdım!

İki bin on yılında bütün aksiliklere kapımı kapattığımı ilgili birimlere iletmiştim ama arada bir iletişim sorunu olmalıydı; bu ne gayriciddilik, üstelik daha yılın ilk ayı bile dolmadan…

Dizinin başlamasına yarım saat kala lanetler savurmak yerine çözüm üretmeye odaklandım. En iyi çözüm şehrin bir ucundan diğer ucuna (Balgat’tan Keçiören’e)gitmek, Tutkun’un anneannesindeki tüplü televizyon teknolojisiyle üretilen en küçük ekranlı televizyonda ‘Kırmızı Işık’ dizisini izlemekti. Bunu başarabilmek için de Ankara’yı baştanbaşa yarım saatten kısa bir zamanda geçebilmeliydim. Dizinin başlamasına yirmi dokuz dakika kala zaman yitirmeden yola çıktım. Bir elimde üç-beş dosta haber verebilmek için kullandığım telefon, diğer elimde arabanın direksiyonu, sağ ayağım köküne kadar basılı olarak yirmi dakikada yolculuğum sona erdi.

Lütfen kimseler tehlikeli bir iş yaptığımı söylemesin…

Biliyorum…

Nereden bildiğimi de söyleyeyim…

İzlemek için kendimin ve başkalarının yaşamını tehlikeye attığım dizide, bir yerlere yetişmek için hızlı araba kullanan, bu arada telefonla konuşan iki kişinin birbirlerine nasıl çarptıkları anlatılıyordu; arabayı kullanan işadamı rolünü de ben oynuyordum…

Yalan dünya dedikleri bu olsa gerek…

Önceki Kayıtlar