“Sadece sizin anlattıklarınıza inandım…”
Bir grup geniş şapkalı gerilla paçalarını sıvamış bir halde sığ sularda yürüyor; güneş tepede; sıcak düşmandan daha fazla zorluyor; kimi kalaşnikofunu kayışından sırtına asmış, kimi omuzlarına dayadığı silahına kollarını dolamış, birçoğu botlarını eline almış, en arkadaki gerilla ise İspanyol gitarını kutusuyla birlikte omuzlarının üstünde taşıyor; hep beraber bir hayal uğruna ilerliyorlar…
Bir bar sahnesinin fonunu oluşturan fotoğraftaki gerillaların en arkada yürüyeni gerçek bir insanın boyutunda; öne doğru nesneler ufalıyor; siyah beyaz fotoğrafın sol üst köşesinde ‘Sadece sizin anlattıklarınıza inandım…’ yazmakta…
Fikrim Bar’a her gidişimde sözümü ettiğim fotoğrafa gözüm takılıyor, eğer ayık gittiysem sarhoş olana kadar izliyor, sarhoşsam da gerillaların arasına karışıp, ne ve kim için sürdüğünü bilmediğim savaşın romantik tınılarına kendimi bırakıyorum…
Fikrim Bar’ın kapısına ulaştığımızda saatler 20.30 civarındaydı…
Bir an için kapıdaki görevlinin “Ne yazık ki yerimiz yok!” uyarısı soğuk duş etkisi yarattı.
“Ben Kibele’yi dinlemek için Adana’dan uçakla geldim! Bana Rezan’ı çağırın,” diyen Mehmet’in tepkisiyle yer sorunumuz kolayca aşıldı.
İlk olarak uzak bir köşeye, çok geçmeden de sahnedekileri keyifle izleyebileceğimiz bir masaya alındık. Müzik arasında sohbetimize katılan Grup Kibele’nin erkek vokalisti Razan Bilgin’in Kürt kökenli, bayan vokalisti Tuğçe Çolpan’ın da balkanlardan geldiğini öğrendik. Klarneti çalan Roman’dı. Türkiye’nin renkli mozaiği siyah beyaz fotoğrafın önündeki küçücük sahnede bile kendini gösteriyordu. ‘Bereket’ adında bir albümü bulunan grubun Türkçe, Kürtçe, Zazaca ve Farsça halk şarkılarından oluşturdukları repertuarlarından etkilenmemek olanaksız! Her yörenin müzikleri dinlediğimiz, kimi zaman etnik ağıtların büyüsüne kendimizi kaptırdığımız, kimi zaman arabeskin baba şarkılarıyla hüzünlendiğimiz, bazen Roman havalarında göbek attığımız ya da farklı yörelerin halaylarıyla masaların arasında dolandığımız saatler hızla tükeniverdi.
Saat 22.45 civarında doğum gününün üstünden tamı tamına kırk yedi yıl geçtiğini anımsadım; doğduğum kasabanın elektrikleri saat 22.00’de kesilirmiş, o gece ise 22.30’a kadar kesilmemiş, ilk bebeğinin doğum sancılarıyla zor saatler geçiren annem elinden geleni yaptığı halde elektrikler kesilmeden beni dünyaya getirmeyi başaramamış, mum aydınlığında dünyaya gelmiş ve onun söylediğine göre ışığımda dünyayı aydınlatmaya başlamışım…
Bir ara sahneye davet edilen Mehmet, doğum günüm ve dostluğumuz hakkındaki güzel sözler söylemeye başladı. ‘Sadece sizin anlattıklarınıza inandım…’ sözünden yola çıkarak güzel bir şiir okudu. Bu arada iç içe geçmiş masalarda yeni arkadaşlıklar filizleniyordu. Saat 03.00 civarında Fikrim Bar’dan ayrıldığımızda bir yaş daha büyümüştüm. Alkol kontrolüne takılmadan evime gitmeye çalışırken aklımda hala siyah beyaz fotoğrafın sol üst köşesindeki söz vardı:
“Sadece sizin anlattıklarınıza inandım…”

Etiketler: BİR ANI OLANLAR, PERDE / SAHNE
Yayından önce karaladıklarım:
11.10.2010
Kocaeli Tv'de saat 22.00'de yayınlanan "Gecenin Yüzü" programında canlı yayındayım; programın yapımcısı ve sunucusu Mehmet Çevik...
27 yıllık dostumla bir televizyon ekranının karşısında sohbet edeceğiz; bizi tanıyan ya da tanımayan, dostluğumuzu bilen ya da bilmeyen, en azından ilgisini çekenlerin haberi olsun...
Yayından sonra karaladıklarım...
Bir tedirginlik var tabi…
İlk kez canlı yayına çıkacaktım, yayın bir saat boyunca devam edecek, bir saat boyunca kim olduğunu bilmediğim ve beni niye izlediğini bilemediğim seyircilere kendimi anlatmaya çalışacaktım…Her ne kadar programın yapımcısı ve sunucusu Mehmet Çevik’le yakın arkadaşlığım ya da kamera karşısındaki deneyimlerim karşılaşabileceğim sorunları çözmekte yeterli olacağını bildiğim halde yaşadığım heyecanı dizginlemeye gücüm yetmiyordu…
“Ne soracaksın Mehmet?”
“Programda görürsün!”
“Kabus gibi!
Bir televizyon kamerasının merceğine bakarak kem küm etmek istemiyorum!
Yayından önce deniz kenarında keyifli bir akşam yemeği yedik, bir süre şehir meydanında dolaştık, onun evine kıyafetlerimizi değiştirdikten sonra Kocaeli Tv’nin yayın yaptığı binaya gittik…
Patronun odasındayız; televizyon kanalının başındaki patronun oğluyla kısa bir sohbet, birer çay, birer soda…
Stüdyodayız; çalışanlarla selamlaşma, mikrofonların bağlanması, ufak bir ışık ayarı; parmaklarımın arasındaki tükenmez kalem ufak taklalar atıyor…
On, dokuz, sekiz…
Bu andan sonra geriye dönüş yok…
Yedi, altı, beş, dört…
Boş veriyorum heyecan yapmayı; her şey olacağına varır nasıl olsa…
Üç, iki, bir…
Kameralar Mehmet’in üstünden canlı yayına başlıyor. Mehmet bir şeyler söylüyor. Ben monitörden Mehmet’in söylediklerini izlerken heyecanımın ilk etkisi kayboluyor. Birkaç yarım yamalak cümlemden sonra stüdyoyu terk eden heyecanım kapının önünde sigarasını tüttürdüğünü duyumsuyorum. Bir saatlik konuşmamız da su gibi akıp gidiyor; sıkılmadan, yorulmadan; sakin bir akış içinde; yıllardır hep aynısını yaparmış gibi…
http://www.facebook.com/#!/video/video.php?v=1447721708225&comments&po=1¬if_t=video_comment
Etiketler: PERDE / SAHNE
Üç kadın ve on bir erkek…
Önümüzde ‘yak’ adı verilen hayvanlar, biz onların peşinde, her yerde dalgalanan dua bayraklarının altından geçerek ya da dua çemberlerini çevirerek Lukla’nın dar sokaklarında yürüyüşümüze başlıyoruz. Dua bayrakları rüzgarın etkisiyle dalgalandıkça ya da dua çemberleri döndürüldükçe, üstündeki dualar gökyüzüne ulaşmakta, insanlığa iyilik ve güzellik dağıtmaktaymış. Dünyanın en yüksek dağları arasında yürürken ‘Om mani padne hum…’ sevecenlik mantrası kulaklarımızda yankılanıyor. Muhteşem görüntüsüyle karşımıza çıkan Kusum Khangkaru Dağı ‘Namaste’ diyerek bizleri selamlıyor. İlk gecemizi geçireceğimiz Phakding’e kıvrılarak ilerleyen patika yollardan ulaşıyoruz. Biz erkekler oflaya puflaya çaylarımızı yudumlayarak yorucu geçen saatlerimizi değerlendirmekteyiz. Bir ses sanatçısı olarak Antalya’da yaşayan Burcu küçük çocuklarla oyunlar oynuyor. İki kadın arkadaşımız ise yüz bakımlarını yapmış ve kıyafetlerine çeki düzen vermiş bir halde yanımızdan geri dönüyor.
İkinci gün dar patika yolumuz çam ormanlarının arasına yöneliyor. Bu patikada olmayan tek şey araç trafiği; ne bir araba, ne bir bisiklet, ne bir korna sesi; ne de bunlara yön verecek bir trafik polisi! Yüz kiloya yaklaşan yükleriyle aynı rotayı izlediğimiz Şerpalara hayran olmamak elde değil! En sonunda ürkütücü bir köprüyü geçip, toz toprak içindeki patikayı tırmanıp, 3.440 metredeki Namche Bazar’a ulaşıyoruz. İki gündür ayrı yürüdüğümüz Nasuh Mahruki ve Yılmaz Sevgül’le burada buluşacağız. Yol arkadaşlarımızdan birinin Nasuh’un eşi Mine olduğunu da belirmeliyim. Birbirlerine özlemle sarılışları hafızamızda yer ediyor.
Üçüncü günün aklimatizasyon yürüyüşünde tozlu patikaların sonu gelmiyor. Zorlu yokuşları inip çıkarak, yaklara yol vermek için yamaçlara kaçarak ya da asma köprülerin öteki ucunda karşımızdan gelenleri bekleyerek ilerliyoruz. Köylerden geçerken çamaşır yıkayan kadın ve erkekler hepimizin dikkatimizi çekiyor. Bir çeşme başında uzun saçlarını yıkayan kadın, evinin kapısında saçlarını tarayan başka bir kadın, burnu akan çocuklar, küçük kardeşlerine bakıcılık yapan büyük kardeşler, küçücük bakkal dükkanları, penceresi olmayan evler…
Dördüncü günün sabahında üç erkek arkadaşımız zorlu trekking macerasına devam edemeyeceğini söylüyor. 2010 Everest ekspedisyonunun sponsorluğunu yapan Hakan Karaca’yla ilk ayrılanın kadın trekkingcilerimizden biri olacağını düşünmüştük. Yanıldığımız ortaya çıkıyor. 3.820 metredeki Deboche’ye ilerlerken botlarımızın üstündeki tozlardan fazlasıyla rahatsız oluyoruz.
“Akşam pantolonumdaki tozları çıkarmak için saatlerce uğraştım,” diyen Aylin ise önünde yürüyen Mine’ye dert yanıyor.
“Ben de kolonyalı mendille sileyim dedim ama sildiğim yerlerde kolonyanın lekesi kaldı,” diyen Mine’nin de arkadaşı kadar dertli olduğu ortada.
Beşinci günün sabahında 4.240 metredeki Pheriche’ye tırmanma hazırlıkları yaparken erkek arkadaşımızdan birine daha veda ediyoruz. İleri doğru gidenlerin arasında devam etmek ya da bırakmak kaygısı hala sürüyor. Ayak damarındaki rahatsızlık yüzünden kortizon tedavisiyle yürüyüşünü sürdüren Aylin’in direnci ise hepimizi şaşırtıyor. Yine tırmanışlar, yine inişler ve bir saatlik yürüyüşün sonrasında Ama Dablam Dağı bütün haşmetiyle kendini gösteriyor. Panoramik keyfine doyum olmayan bir yoldayız; sağ tarafımızdaki nehir gözümüzün görebildiği noktaya kadar uzanıyor, kulaklarımızda coşkuyla akan suların çağıltısı, her adımda biraz daha yaklaştığımız bulutlar…
Altıncı günün aklimatizasyon tırmanışında üç tane 8.000’lik dağ aynı anda karşımıza çıkıyor. Muhteşem bir manzara! Ne kadar şanslı olduğumuzu söyleyen rehberimiz “Everest, Lhotse, Makalu…” diyerek hangi dağın hangisi olduğunu gösteriyor.
Yedinci günün 4.910 metredeki Labuche tırmanışında fazlasıyla zorlanıyoruz. Bir erkek arkadaşımız trekkingi yarım bırakmanın eşiğinden son anda dönüyor. İri kayaların arasında yürüyerek Khumbu Buzulu’ndaki anıt mezarlara ulaşıyoruz. Üst üste konulmuş taşlardan oluşan mezarların çoğunda isim yok. Bir taş parçası da biz ekleyerek Everest dağlarında yaşamlarını yitirenleri anıyoruz. Labuche’ye ulaştığımızda bir Serpanın Akut Dağ Hastalığı’ndan öldüğünü öğrenmek hepimizin moralimizi bozuyor.
Son tırmanış günümüzde Akut Dağ Hastalığı’nın pençesinde kıvranan ben oluyorum. Bir türlü istediğim gibi nefes alamıyor, sabaha kadar boğularak öleceğimi düşünerek can çekişiyorum. Yine de Everest Ana Kampı’na doğru yola çıkmaktan vazgeçmiyorum! Ekibimizden geriye kalan yedi erkek ve üç kadın trekkingciyle Ağrı Dağı’ndan daha yüksek bir noktada yürümeye başlıyoruz. Khumbu Buzulu’nun üzerindeki yürüyüşümüz saatler sürüyor. Her adımda biraz daha yukarıya ulaşıyoruz. Birçok dağcının yalnızca rüyalarını süsleyen yüksekliler ayaklarımın altında; hem de dağcı olmadığım halde, hem de Akut Dağ Hastalığı’nın pençesinde acıyla kıvranırken…
Ya Everest?
O da nazlı bir gelin gibi cilve yaparak Nuptse Dağı’nın arkasına saklanmış, bizi bekliyor, bizi en güzel haliyle karşılayacak…
Biz de onun oyununa katılarak yeniden göz kırpana kadar yürümeyi sürdürüyoruz. Bu güç veriyor! Günlerdir ulaşmaya çalıştığımız hedefimize böylesine yaklaşmışken dağ hastalığı falan kimin umurunda…
Ve 5.364 metrede mutlu son…
NOT: Bu yazı Female Dergisi'nin 'Simurg' köşesinde Eylül 2010 sayısında yayınlanmıştır.
Etiketler: FEMALE DERGİSİ, MEDYATİK YAZILAR
Uyku sersemi karşılaştığımız aksilikler Nepal hakkında fazlasıyla ipucu vermekteydi. Bir takım formları doldurmamız söyleyen görevlilerden yardımcı olmalarını rica ettik. Bu taleplerimize karşılık bulamayınca da Türk işi mantığımızı kullanarak sorunumuzu çözüverdik. Böyle durumlara alışkın olmayan Avrupalılar ise birilerini birilerine şikayet etmekle uğraşıyordu. Onlardan önce havaalanından ayrıldık. Çok eski olmayan minibüsün içinde ilerlerken Nepal’de yaşanılan yoksulluğun gerçek boyutu gözlerimizin önündeydi. Katmandu caddelerinin soldan akan trafiğine, korna seslerine, motorlu ya da bisikletli rikşalara alışmaya çalışıyor, diğer yandan da rehberimizin Nepal hakkında anlattıklarına kulak veriyorduk: Güneyindeki Hindistan ile kuzeyindeki Çin’in Tibet bölgesinin arasına sıkışmış olan ülkenin nüfusu otuz milyona yaklaşmaktaymış, farklı etnik kimlikler taşıyan halkın çoğunluğu Hindu’ymuş, yükseklerde ise Tibet’ten geldiği varsayılan Budist’ler bulunmaktaymış, bu ülkede yaşayan insanlar inançları ya da etnik kimlikleri yüzünden birbirleriyle çatışmazlarmış…
“Size en önemli uyarım araç trafiğiyle ilgili olacak,” diyen rehberimiz Katmandu şehrinin tamamında iki ya da üç trafik lambasının bulunduğunu, geriye kalan kavşakların bir kısmını trafik polislerinin yönlendirdiğini, hatta çoğu kavşakta sürücülerin trafiğe yön verdiğini belirtti. Bu arada bir de uyarıda bulundu. “Burada sürekli korna çalarlar. Arkanızdan gelen bir korna sesi duyduğunuzda paniğe kapılarak ani bir refleks göstermeyin. Kornayı çalan yanınızdan nasıl geçeceğine karar vermiştir, yalnızca arkanızda olduğunu haber veriyordur. Sakince geriye dönerek bakın ve hangi tarafa yöneleceğinize karar verin.”
İkinci uyarısı ise gıdalarla ilgiliydi; açık gıdalardan kesinlikle uzak durmamızı, onay vermediği yerlerde yemek yememizi, musluktan akan sularda dişlerimizi bile fırçalamamamızı söylediği bir dizi öneri…
Bir köprüden geçerken konuyu değiştirerek parmaklarıyla bir yeri işaret etti. Hindistan’daki Ganj Nehri gibi kutsal olduğuna inanılan Bagmati Nehri’nin kıyısındaki Pashupatinath tapınağını gösteriyormuş. En önemli Hindu tapınaklarından birisi olduğunu, geleneklere göre ölen Hintlilerin burada yakıldığını, küllerinin kutsal nehrin sularına savrulduğunu, böylece günahlarından arındığını anlatıyordu. Bu arada yanan cesetlerin ağır kokusunu burnumda duyumsadım; ya da bana öyle geldi…
Bir gün sonra özgürce dolaşan maymunların, ziyaretçilerin yiyeceklerini, şapka ya da gözlüklerini çalabildiği Swayambu Tapınağı’na gidecekmişiz. Devamında Unesco tarafından kültür mirası olarak koruma altına alınan Durbar Square gezimiz olacakmış. Everest Ana Kamp’ına yapacağımız trekkinginden geriye döndükten sonra da dünyanın en büyük Budist tapınağı olarak bilinen Bouddhanth’ı gezecekmişiz…
İki yıldızlı otelimizin dağcılık malzemelerinin satıldığı Thamel Mahallesi’ndeydi. Muhteşem olmasını beklemiyordum ama düşündüğümden daha kötüydü. Bir yerlere dokunmamaya çalışarak eşyalarımı yerleştirdim. Kahvaltı sırasında deterjan kullanılmadan bulaşıkların yıkandığını duymak ise hiç hoşuma gitmedi. Eksik trekking malzemelerimizi tamamlamak için bizleri serbest bırakacağını söyleyen rehberimiz, alışveriş sırasında sıkı sıkıya pazarlık yapmamızı tembihledi. Uzun uçak yolculuğu sonrasında dilini bilmediğim, yazılarını okuyamadığım, paralarını tanıyamadığım, hem benim gibi, hem de benden çok farklı insanların arasındaydık. Bir ara oda arkadaşımla dolaşırken karşımızdan gelen Budist rahibi bize gülümsedi. Biz de karşılık verdik. Elindeki papatyayı gülümseyerek bize uzattı. Biz gülümsemeye devam ediyorduk. Elini yüzümüze doğru uzatarak parmağındaki kırmızı boyayı anlımıza sürdü, dualar ederek başımıza birer sarıpapatya koydu.
“Namaste,” diye teşekkür ederek yanından ayrılmak istedik.
Bu kez de elini açarak para istedi. Bu bir dilencilik miydi? Yoksa bir tür ibadet mi? Bir miktar para vererek anlımızdaki boyalarla yolumuza devam ettik. Bilmediğiniz bir kültürün içindeyseniz, ne zaman ve nasıl bir sürprizle karşılaşacağınızı anlayamıyorsunuz. Her an kandırılabilirmişiz korkusuyla Thamel Mahallesi’nde dolaşırken her gördüğümüzün fiyatını sorup, çoğu zaman pazarlığa tutuşup, pazarlıkta anlaşsak da, anlaşmasak da, daha iyisini ya da daha ucuzunu buluruz umuduyla dolanıp durduk. Çok sık birbirimizle karşılaşıyor, ne aldığını ve kaç para ödediğini öğrenmeye çalışıyorduk.
Kaz tüyü montunu göstererek “1.800 Rupi,” diyordu.
“Orijinal mi?”
“Orijinalimsi…”
Gülüşmeler arasında kaç paradan söz ettiğimizi anlamaya çalışıyorduk; 70 Rupi 1 Amerikan Doları, 1 Amerikan Doları 1,55 Türk Lirası ediyorsa, 1.800 Rupinin kaç Türk Lirası ettiğini buyurun hesaplayın…
İlk başlarda her kafadan bir ses çıkarken ve herkes kendince birbirinden farklı çapraz kur hesapları yapmaya çalışırken, soruyu sorduğunuz kişi daha da kafanızın karışmasına neden oluyordu.
“Ben 1.400 Rupiye termos almıştım, 20 dolara denk geliyordu, o da yirmi dolardan biraz fazla ediyordur.”
“Pazarlık etsem biraz daha düşer mi?”
Bize pazarlık etmeden alışveriş yapmamamız tembihlendiği için sonuna kadar fiyatları zorladığımızı söylemeye gerek yok. Günün sonuna yaklaştığımızda gereğinden fazla abarttığımızı anladık. Örneğin trekking batonlarını 1.000 Rupiye bulmuş ve daha aşağıya çekmeye çalışmıştık. 900 Rupi olması için söylemediğimiz kelime kalmamıştı. Yarım saat sonra 950 Rupiye anlaştık. O kadar zamanımızı yarım lira için tüketmiştik; üstelik o fiyata baton bulabilmek için kim bilir ne kadar daha zaman öldürmüşüzdür. Bu arada bizi böyle bir komikliğe iten nedenleri de ortaya koymalıyım.
Bir litrelik pet su şişesinin “Kaç para?” olduğunu soruyorsunuz.
Karşınızdaki Nepallinin nasıl bir yanıt vereceği hiçbir biçimde aklınıza getiremezsiniz.
“Sen kaç para verirsin?”
Bir litrelik pet su şişesi için böyle bir konuşma yaşanılıyorsa, diğer malzemelerimizi alırken yaşadıklarımızı hayal gücünüze bırakıyorum.
Akşam yemeğinde herkes yediğinden memnundu. Kimi pizza, kimi makarna yerken, ben biraz daha yöresel bir seçim yaparak Nepali Platter yemeği tercih ettim. Tabağımda dört çeşit yiyecek konulmuştu; ikisi kuşyemine benziyordu, üçüncüsünün yağda kavrulmuş baharatlı fıstık olduğunu anladım, dördüncüsü ise kurutulmuş ve baharatlı bir yağda kavrulmuş et olmalıydı; iki küçük parça da baharatlı yufka ekmeği vardı; ayrıca da yemeğimin yanına soğuk bir Everest Birası…
Yemek sırasında beş yüz yıl önce Tibet’ten göç ederek Everest’in eteklerinde yaşamlarını sürdüren Şerpalar konuşuluyordu. Bu küçük insan topluluğu yükseklerde yaşamaya alışkın olmaları, az oksijenle yetinebilmeleri, güçlü oldukları için fazlasıyla yük taşıyabilmeleri ve soğuğa dayanıklı olmaları nedeniyle dağcıların vazgeçilmez yardımcılarına dönüşmüşler; tırmanış sırasında çadırlarını Serpalar kuruyor, üst kamplara götürülecek yüklerini taşıyor, yemeklerini hazırlıyor, rotalarını, güvenlik araç ve gereçlerini, iplerini, boltlarını onlar döşüyormuş. Bu nedenle son elli yıldır Nepal’deki yüksek zirvelere tırmanan dağcıların başarılarına çok fazla katkıları olmuş…
Birçoğumuzun Katmandu’daki gece hayatını da merak ediyorduk. Yemekten sonra Thamel Mahallesi’nde dolaşmaya başladık. Eğlence mekanlarındaki müziklerin sokaklara taşması kafamızdaki sorulara yanıt oldu. Birçok yabancı da bizim gibi sokaklardaydı. Herkes kısıtlı zaman geçireceği Katmandu’da gecesini renklendirmenin uğraşındaydı. Bir arkadaşımla yürürken gördüğümüz mekanlardan hangisinin daha eğlenceli olabileceğini konuşuyorduk.
“Tom ve Jerry Bar’a gidin, buraların en iyisi orasıdır,” diye arkamızdan bir ses geldi.
Geriye döndüğümüzde peşimizde yürüyen iriyarı bir Türk bize gülümsedi. Yurtdışında beklenmedik bir anda karşıma çıkan Türklere alışık olduğumdan çok şaşırmadım. Yine de bu kadar çabuk olmasını beklemiyordum. Kısa bir sohbet sonrasında referans verdiği bara girdik. Bu arada Thamel sokaklarında çok fazla uyuşturucu satıcısının olduğuna ve aynı biçimde cinselliğin de pazarlandığına tanık olmuştuk.
“Smoke?”
“Layd?”
Bir dolarla evini geçindiren insanların ülkesinde gördüklerimiz normal sayılabilirdi. Anormal olan ise hırsızlık ya da kapkaç gibi adi suçların nadiren yaşandığı, daha da anormal olanı Nepallılar birbirleriyle kavga etmediği, birbirlerine bağırıp çağırmadıkları, sorunlarını gülümseyerek çözdüklerinin söylenmesiydi. Şehir merkezinde karşılaştığımız keşmekeşliğin, korna seslerinin, toz ve pisliğin içinde barış içinde yaşanılabildiğine pek inanmak istemedim. Yine de Katmandu’nun bir gününü ve bir gecesini yaşamıştım. Bu zaman boyunca Amerikan Büyükelçiliği’nin önünde otomatik silahlarıyla nöbet tutan Amerikalı askerlerin dışında silahlı kimseyle karşılaşmadım…
Silah olmadan Nepal gibi bir ülkede adalet sağlanabiliyorsa bundan ders çıkarmasını bilmek lazım…
NOT: Bu yazı Female Dergisi'nin (http://www.female.gen.tr/) Ağustos 2010 sayısında yayınlanmıştır...
Etiketler: FEMALE DERGİSİ, MEDYATİK YAZILAR
Female Dergisi…
İki bin on yılının temmuz sayısı…
Derginizin sayfalarını teker teker aralayarak şimdiki satırlara ulaştınız. Bu satırlarla başlayan dostluğumuzun uzun soluklu olmasını dileyerek yazımızı sürdürelim…
İlk platonik aşkı, ilk gerçek aşkı ve aşkların en büyüğünü Antalya’da yaşamış biri olarak, yeri ve zamanı geldiğinde, aşklarımdan kesitleri satırlarımın arasında okuyacak, belki de bir erkeğin bakış açışıyla aşkın ne anlama geldiğine tanık olacaksınız.
Bu şehirde çocukluğunu ve gençliğini yaşamış, eş olmuş, baba olmanın gururunu taşımış bir adamın penceresinden, aile kavramının yaşamı nasıl kolaylaştırdığını ya da altından kalkılamayacak ilişkiler yumağına nasıl dönüştüğünü, insanın evlilik sürecindeki varoluş çabalarını, bir ‘baba’ olmanın anlamını, duygu ile aklın çatışmasını, özveriyi, kıskançlığı, nefreti satırlarımın arasında bulabileceksiniz.
Çok uzun yıllar boyunca Antalya’da sürdürdüğü iş yaşamında, kimi zaman çok kazanmış, kimiz zaman kazandığından fazlasını kaybetmiş, bu arada Türkiye’nin tamamını dolaşmış bir işadamının gözünden iş dünyasının acımasızlığını da satırlarımın arasında görebilirsiniz.
A.Ü. DTCF Tiyatro Bölümü’nde üniversite eğitimini tamamlayan, birçok romanı ve tiyatro oyunları bulunan bir yazar olarak Antalya’daki sanat yaşamını anlatan satırları gördüğünüzde de şaşırmayın.
Bir tiyatro oyununu da eleştirebilirim…
Bir kitap da önerebilirim…
Bir yolculuktan geriye kalanları…
Bir rüyayı…
Bir aşkı…
Her ay yeniden karşılaştığımızda, geçmişte yaşadıklarımı sizlerle birlikte anımsamaktan, geleceğe yönelik umutlarımı ya da hayal kırıklıklarımı paylaşmaktan heyecan duyacağım; belki de geçmişin sıkıntılarını ya da gelecek kaygılarını bir köşeye bırakarak içinde bulunduğumuz zaman diliminin tadını çıkarırız…
Bu yazımda dünyanın en büyük ve en yüksek dağlarını içinde barındıran Himalayalara yaptığım yolculuktan söz edeceğim. Bu sıradağlarda 8.000 metreden yüksek birçok dağ bulunuyor. Nepal ile Tibet sınırı arasındaki Everest Dağı da 8.850 metreyle dünyanın en yüksek zirvesine sahiptir. Her yıl yüzlerce dağcı oraya ulaşmak için şansını dener. Bir kısmı zirveye ulaşmayı başarır, bir kısmı zirve yolunda yaşamını yitirir, büyük bir çoğunluk ise hayalini gerçekleştiremeden evine döner.
Dünyanın en yoksul ülkelerinden birisi olan Nepal’i görmek, farklı etnik kökendeki Nepal halkının barışı nasıl koruyabildiğini anlamaya çalışmak, yüksek dağlarda yaşayan Şerpaların ilginç yaşamlarına tanıklık yapmak ve profesyonel dağcılarının zorlanarak ilerlediği trekking rotasında, hiçbir dağcılık deneğimi olmayan bir grup maceracıyla birlikte kendi sınırlarımı sınamak…
Katmandu izlenimlerimi Ağustos sayısında sizlerle paylaşacağım. Eylül ayının yazısı ise Lukla ile Ana Kamp arasındaki tırmanışımızın anlatıldığı Everest trekkingi olacak. Herhalde sonraki yazımda da Nasuh Mahruki ve Yılmaz Sevgül’ün dünyanın en yüksek noktasına nasıl ulaştığının öyküsünü yazarım.
Bu yolculuk sırasında Nepallilerin çok sık tekrarladığı bir kelimeyi sizlerle paylaşmak istiyorum; her karşılaşmamızda, her ayrılışımızda, bir şeyler verdiklerinde, bir şeyler aldıklarında, teşekkür ederlerken, sevgilerini sunarlarken hep aynı kelime…
Namaste…
‘İçindeki ışığı gördüm,’ demekmiş…
“Namaste!”
NOT: Bu yazı Female Dergisi'nin (http://www.female.gen.tr/) Temmuz 2010 sayısında yayınlanmıştır...
İki bin on yılının temmuz sayısı…
Derginizin sayfalarını teker teker aralayarak şimdiki satırlara ulaştınız. Bu satırlarla başlayan dostluğumuzun uzun soluklu olmasını dileyerek yazımızı sürdürelim…
İlk platonik aşkı, ilk gerçek aşkı ve aşkların en büyüğünü Antalya’da yaşamış biri olarak, yeri ve zamanı geldiğinde, aşklarımdan kesitleri satırlarımın arasında okuyacak, belki de bir erkeğin bakış açışıyla aşkın ne anlama geldiğine tanık olacaksınız.
Bu şehirde çocukluğunu ve gençliğini yaşamış, eş olmuş, baba olmanın gururunu taşımış bir adamın penceresinden, aile kavramının yaşamı nasıl kolaylaştırdığını ya da altından kalkılamayacak ilişkiler yumağına nasıl dönüştüğünü, insanın evlilik sürecindeki varoluş çabalarını, bir ‘baba’ olmanın anlamını, duygu ile aklın çatışmasını, özveriyi, kıskançlığı, nefreti satırlarımın arasında bulabileceksiniz.
Çok uzun yıllar boyunca Antalya’da sürdürdüğü iş yaşamında, kimi zaman çok kazanmış, kimiz zaman kazandığından fazlasını kaybetmiş, bu arada Türkiye’nin tamamını dolaşmış bir işadamının gözünden iş dünyasının acımasızlığını da satırlarımın arasında görebilirsiniz.
A.Ü. DTCF Tiyatro Bölümü’nde üniversite eğitimini tamamlayan, birçok romanı ve tiyatro oyunları bulunan bir yazar olarak Antalya’daki sanat yaşamını anlatan satırları gördüğünüzde de şaşırmayın.
Bir tiyatro oyununu da eleştirebilirim…
Bir kitap da önerebilirim…
Bir yolculuktan geriye kalanları…
Bir rüyayı…
Bir aşkı…
Her ay yeniden karşılaştığımızda, geçmişte yaşadıklarımı sizlerle birlikte anımsamaktan, geleceğe yönelik umutlarımı ya da hayal kırıklıklarımı paylaşmaktan heyecan duyacağım; belki de geçmişin sıkıntılarını ya da gelecek kaygılarını bir köşeye bırakarak içinde bulunduğumuz zaman diliminin tadını çıkarırız…
Bu yıl, Antalya bölgesi dağcılarından Yılmaz Sevgül, Everest’in zirvesine ulaşmayı başaran iki Türk dağcıdan biri olarak tarihe geçti. Akdeniz Üniversitesi Spor Meslek Yüksek Okulu’nda öğretim görevlisi olan Yılmaz Sevgül’ün başarısı Antalya için çok büyük bir gururdur.
Nisan ayının başlarında Nasuh Mahruki ile Yılmaz Sevgül, Cantek firmasının sponsorluğunda düzenlenen ekspedisyonla Nepal’e gitmişti. Antalya’dan başlayarak 5.400 metre yükseklikteki ana kampa kadar dağcılarımıza eşlik eden maceracı ekibin içinde ben de yer almıştım. Yolculuğumuzun birkaç günü Nepal’in başkenti Katmandu’da, önemli bir kısmı ise dünyanın en zor trekking rotası olarak kabul edilen Lukla ile Everest Ana Kamp’ı arasında geçmişti. Birlikte yola çıktığımız iki dağcımız ise haftalar süren tırmanışları sonrasında Everest’in zirvesine ulaşmayı başardı.Dünyanın en yoksul ülkelerinden birisi olan Nepal’i görmek, farklı etnik kökendeki Nepal halkının barışı nasıl koruyabildiğini anlamaya çalışmak, yüksek dağlarda yaşayan Şerpaların ilginç yaşamlarına tanıklık yapmak ve profesyonel dağcılarının zorlanarak ilerlediği trekking rotasında, hiçbir dağcılık deneğimi olmayan bir grup maceracıyla birlikte kendi sınırlarımı sınamak…
Katmandu izlenimlerimi Ağustos sayısında sizlerle paylaşacağım. Eylül ayının yazısı ise Lukla ile Ana Kamp arasındaki tırmanışımızın anlatıldığı Everest trekkingi olacak. Herhalde sonraki yazımda da Nasuh Mahruki ve Yılmaz Sevgül’ün dünyanın en yüksek noktasına nasıl ulaştığının öyküsünü yazarım.
Bu yolculuk sırasında Nepallilerin çok sık tekrarladığı bir kelimeyi sizlerle paylaşmak istiyorum; her karşılaşmamızda, her ayrılışımızda, bir şeyler verdiklerinde, bir şeyler aldıklarında, teşekkür ederlerken, sevgilerini sunarlarken hep aynı kelime…
Namaste…
‘İçindeki ışığı gördüm,’ demekmiş…
“Namaste!”
NOT: Bu yazı Female Dergisi'nin (http://www.female.gen.tr/) Temmuz 2010 sayısında yayınlanmıştır...
Etiketler: FEMALE DERGİSİ, MEDYATİK YAZILAR
Daha Yeni Kayıtlar Önceki Kayıtlar Ana Sayfa
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
