Ama evlilikten kapı açıldığında yirmili otuzlu yılları göze almak gerek; en azından bir çocuk yapmalısın, yaşamın en sıkıntılı dönemlerini evlendiğin kişiyle birlikte yaşamalısın, annelerin ya da babaların ölümleri çoğu zaman evliliğin kapsama alanında yaşanır, bu dönemde yaşadığın çevreyi değiştirirsin, yeni baştan evliliğe uygun arkadaşlar oluşturmak zorundasın, çocuğunu büyütmekle uğraşırsın, hastalıklarla uğraşırsın, yaşlanmakla uğraşırsın, kırk yaş sendromu, elli yaş sendromu, menepoz, andrapoz, vs…
Bunca hengamenin arasında aşkı nereye sıkıştıracaksın?
Örneğin çocuğun kollarında havale geçirdiği, bir öteki tarafa, bir bu tarafa gidip geldiği sırada aşkı yaşayacak hal mi kalır?
Eşine küs olarak gittiğin memlekette babanın ölüm haberini alıp, onunla babanın cenazesinde karşılaştığında aşkın neyini paylaşabileceksin?
İşlerini batırmış, kredi kartlarını iptal ettirmiş, varını yoğunu satarak memleketi terk ederken aşk denilen duyguyu yanına alıp götürebilir misin?
Romeo ve Juliet’nin ölümsüz aşkını bilmeyeniniz yoktur. O aşkın birbirlerine kavuşamadan öldükleri için ölümsüz bir aşka dönüştüğünü de biliyor muydunuz? Bir tiyatro yazarı Romeo ve Juliet’nin ölmedikleri, birbirlerine kavuşarak evlendikleri düşüncesinden yola çıkarak 'Bir tarlakuşuydu Juliet' adında bir tiyatro oyunu yazmış; aşk yerlerde, dökülüyor, sürüm sürüm sürünüyor…
Şöyle bir etrafınıza göz attığınızda mükemmel olduğu söylenen evliliklerde mükemmel ikiyüzlülükler yaşanmakta…
Aşka dönecek olursak…
Bu duygunun zor koşullara direnimi yok; hassas, alıngan, kırılgan; bir orkide naifliğiyle toprağını, suyunu, güneşini beğenmediği zamanlar yaşayamıyor; biraz sevgisiz kalsa bile kuruyup gidiyor…
Bir çözüm bulmalı cancağızlarım…
NOT: Bu yazı Famale Dergisi'nin (http://www.female.gen.tr) 2013 Mayıs sayısındaki 'Simurg' köşesinde yayınlanmıştır.
Etiketler: FEMALE DERGİSİ, MEDYATİK YAZILAR, SIZINTILAR
Richard Bach’ın ‘Martı’ kitabını bilirsiniz…Birçoğunuz gibi kısacık öykünün kahramanı Jonathan Livingston’dan etkilenenlerden biriyim; hatta biraz fazla etkilenmiş olmalıyım ki, ‘Yeşil mavi ya da turuncu’ adındaki romanımın son sayfalarında benim kahramanım ile martı Jonathan Livingston’u karşılaştırmış, onları birbirleriyle konuşturarak romanımı tamamlamıştım…
Olmayan bir hücrenin duvarlarına tekmeler savuran birini izlemek çoğumuzu güldürebilir…
Ya duvarları olmayan bir hücreden dışarıya adımını bile atamamak nasıl bir duygudur?
Şimdi görünmez duvarları olan bir hücre yaratmaya çalışalım: Ben hücrenin duvarlarını geleneklerimizden ve göreneklerimizden oluşturmayı öneriyorum. Bir başkası öğretilerden yola çıkarak birbirinde farklı motifler yaratabilir. Başka biri de inançlarıyla hücresinin duvarlarını örebilir…
Şimdi de görünmez duvarlarınızın içine bir süre zaman geçirmeye çalışın; hücrenin içindeki şartlar elverdiğince istediğinizi yapmakta özgürsünüz; içeride volta atın, düşünün, düş kurun, ibadet edin; her ne yapmak istiyorsanız yapın…
Ne yapacağına karar veremeyenlere görünmez duvarların üstüne kazınmış yazıları okumasını öneriyorum; törelerimiz başka türlüsüne izin vermez, öteki dünyada cayır cayır yanacaksınız, ya bizdensin ya da karşı taraftan, bu kadar başlık parası yetmez, önünden kara kedinin geçmesi uğursuzluktur, öğretilerimiz diğerlerinin doktrinlerini yadsımaktadır, bizim ırkımızdan daha üstün bir ırk yoktur, sonunda Galile de dünyanın dönmediğini kabul etmiştir, öküzün boynuzları üstüne kurulmuş bir dünya nasıl dönebilir ki, vs…
Bu duvarlar çok geçmeden Jamie Forbes’in kapatıldığı taş duvarlara benzeyecektir; sizi izleyenler etrafınızı çevreleyen taş duvarları göremeyecek, siz ise çevrenizi sardığını varsaydığınız duvarların ardında yaşananları hiçbir biçimde duyumsayamayacaksınız…
Bir de görünmez duvarların dışına çıkmaya çalışın!
Sizce kolay olacak mı?
Zor mu?
Çok mu zor?
Neredeyse olanaksız olduğunu düşünenlerin çoğunlukta olduğunun fark ederek sorgulamayı sürdürelim…
Bu hücrenin içinde oluşunuz bir yazgı mıdır?
Bir rastlantı olduğunu söyleyebilir miyiz?
Yoksa bir yanılsamadan mı söz ediyoruz?
Siz, kendinizin ya da sizden öncekilerin önermeleriyle oluşturduğu taş duvarların içine sıkışıp kalmış, o hücrenin içinden çıkmayı bir türlü beceremiyor, bir çıkış yolu bulabilmek için debeleniyorsanız, hatta umutlarınızı yitirmiş ya da yitirmek üzereyseniz, hiçbir şey yapmadan görünmez duvarların içinde üfleyip püflemek yerinde Richard Bach’ın ‘Hipnozcu’ adındaki romanını okumanızı öneriyorum; yazarın önerdiği çıkış yolu sizin çıkış yolunuz olmasa bile kendi çıkış yolunuzu bulmanıza katkısı olacaktır…
En azından görünmez duvarlarınızı yeniden sorgularsınız…
NOT: Bu yazı Famale Dergisi'nin (http://www.female.gen.tr) 2013 Nisan sayısındaki 'Simurg' köşesinde yayınlanmıştır.
Etiketler: FEMALE DERGİSİ, MEDYATİK YAZILAR, OKUMAK / YAZMAK
Bazen…
Hiçbir sorun yok gibiyken bitiverir…
İşi olan işine gitmekte, işi olmayan evinde günlük işlerle uğraşmakta, işi olan da olmayan da zamanının bir kısmını internetin başında geçirmektedir; gelen elektronik posta, giden elektronik posta, spam elektronik posta, bir süre sörf, bir parça chat, derken sanal alemde oluşan yepyeni bir dünya…
Hiçbir sorun yok gibidir; ama yaşamın en değerli günleri geride kaldığı halde bir türlü hayaller gerçekleşememiş, ufaktan ufağa hayallerin ne olduğu bile unutulmaya başlanmış, böyle bir dönemde en başa dönülemeyeceğini bilerek yaşamaya çalışmak fazlasıyla can acıtmakta…
Hiçbir sorun yok gibidir; ama para gün geçtikçe her şeyin yerini almış, bir gün okul taksiti olmuş, bir gün araba, mobilya, tatil, bilmem kaç kırat değerinde pırlanta, gün geçtikçe daha değerli markaların peşinde koşuşturmanın yarattığı yılgınlık…
Sabah ezanının gürültüsünde uyanmaya başladığın günlerin birinde sevdiğinin koynundan kalkar ve onu uyandırmamaya özen göstererek ayak parmaklarının ucunda dışarı çıkarsın. Diğer odadaki bilgisayarın başına geçerek, duvarın öteki tarafında uyuyan sevgiline mesaj yazmaktasındır. Aynı yatakta birbirinize sarılarak uyuduğunuz halde iki çift lafı söyleyemeyecek kadar yabancılaşmış, derdini iki satır elektronik postayla anlatabilmenin derdine düşmüşsündür...
Bir anda yaşadığın dünyanın darmadağın olduğunun fark edersin; toplamaya çalışırken attığın her adımda düşündüğünden daha fazla dağıldığını görürsün. Bu yıkımların en acısıdır! Ben nerede hata yapmışım diye düşünürken, ne hatayı bulabilirsin, ne de bunduğun hataları gidermeyi becerebilirsin; bitmiştir işte, ellerinin arasından kayarak bitiş şizgisinin öteki tarafında yitip gitmiştir…
Hiçbir sorun yok gibiyken…
NOT: Bu yazı Famale Dergisi'nin (http://www.female.gen.tr) 2013 Mart sayısındaki 'Simurg' köşesinde yayınlanmıştır.
Etiketler: BAZEN, FEMALE DERGİSİ, MEDYATİK YAZILAR
Bazen…
Sınırın öteki tarafın geçersin…
Belki dalgınlıktan, belki bilerek ya da isteyerek, belki yalnızca sınırın bir tarafında yaşamayı kendine yediremeyerek, belki de hiçbir şey düşünmeden öteki taraftaki sanal aleme ayağını uzatmışındır...
Bir heyecan işte!
İnsanın içini kıpır kıpır ettiren bir adrenalin!
Sınırın yakınlarında dolaşmaya izin vardır ama öteki tarafın yasak olduğu herkes tarafından bilinmektedir; Adem ile Hava’nın yasak meyveyi yiyişi gibi yılanın sözlerine kulağını tıkamadan, kendi aklında dolaştırdıklarını yılanın söylediğini varsayarak, cennetten kovulmayı göze alarak, bu dünyada cehennemi yaşamaya razı olarak öteki taraftaki sanal aleme ayağını uzatmışsındır…
Bir merak işte!
İnsanın içinde dizginleyemediği bir yaşama güdüsü!
Önce ayak parmakların…
Ayakların, bacakların, kolların…
Bedenin…
Aklın geride kalsa bile, gözlerin kulakların, burnun ve dudaklarınla sınırın öteki tarafındasındır…
Çok geçmeden bir kanıksama durumu…
Öteki taraftaki sanal alemden seni çağırmaya başlayan sese doğru yaklaşmaya başlarsın; nasıl kışkırtıcı bir ses; dinamik, coşku dolu, heyecan verici; her çıkardığı ses kulaklarında defalarca yankılanmakta…
Kalbini alıp getirmişsindir ama aklını öteki tarafta bıraktığından kendine kızarsın…
Çok geçmeden seni çağıran sese kavuşacaksındır; üç aşağı beş yukarı düşündüğün gibidir, seni hayaller dünyasına uçuran tınısı kulaklarına yankılanmakta, bir ömür boyunca da yankılanacak gibi görünmektedir…
Aklın başına geri dönünce sınırın öteki tarafındaki sanal alem bambaşka bir hal alır; gerçeklerle yüzleşmeye başladığında güvenini yitirir, zavallılaşır, çaresizleşirsin; seni sınırın öteki tarafına taşıyan sesten yardımcı olması için bir şeyler duymak istersin; ne yazık ki ürkütücü bir sessizlik vardır…
Kapkara bir sessizlik…
Çıt yok…
Senden başkasının nefesi duyulmamaktadır…
Tek başınasındır…
Ne yapacağını bilememektesindir…
Hiçbir şey olmamışçasına geldiğin yere geri dönmeyi istersin ama çok şey değişmiştir bir kere…
En azından sınırın diğer tarafı da sessizleşmiştir; cennet sessiz, cehennem sessiz, Adem sessiz, Hava sessiz; yasak meyvenin ağacı ise hiç konuşmamıştır zaten…
Yılan ise kıvrıla kıvrıla uzaklaşmaktadır…
NOT: Bu yazı Famale Dergisi'nin (http://www.female.gen.tr) 2013 Şubat sayısındaki 'Simurg' köşesinde yayınlanmıştır.
Etiketler: BAZEN, FEMALE DERGİSİ, MEDYATİK YAZILAR
Etiketler: FEMALE DERGİSİ, MEDYATİK YAZILAR
Bazen…
Hiçbir neden yokken, ellerini şakaklarını ovalarken yakaladığında, başındaki zonklamanın belli belirsiz farkına varıyorsun…
İçinde bir huzursuzluk, bir keyifsizlik, bir tedirginlik durduk yere; bir yerlere gitmek istemediğin gibi durduğun yerde de duramıyorsun…
Keyfini kaçıran hiçbir şey olmadığı halde neden keyfinin kaçtığını bilmiyorsun, bilmek de istemiyorsun, bilinecek bir şey de yoktur aslına bakarsan…
Nedenini düşünürken bulursun kendini nedensiz yere…
Evliysen eşinin sesini duymak istemezsin, bekarsan sevgilini görmek istemezsin, tek başına kalmak istersin ama kendine bile tahammül edebilecek durumda değilsindir…
Midede bir bulantı, bir isteksizlik, bir tatminsizlik…
Böyle bir ruh haliyle baktığın gazete sayfalarında, katliamlar, cinayetler, intiharlar; ölenler ve öldürenler kaplamış gazetelerin sayfalarını…
Kötü niyetli güçler ya da onların işbirlikçileri sarmış dört bir yandan memleketi; üç yanı denizden, bir yanı karadan…
Birkaç damla gözyaşı rahatlatacak gibi ama ağlamak için bir neden yok; belki de birileriyle kapışmalı, hakaret etmeli, hakaretlere uğramalı; çeneye inecek bir yumruk bütün bu karamsarlıktan silkelemeye yetecek gibi…
Telefonun sesi uğursuz bir baykuşun felaketini haber verecekmişçesine cırlamakta; açıyorsun ki nedensizce araya bir dost halini hatırını soruyor; bilmediğin bir sıkıntının olduğunu söylemek dilinin ucuna kadar geliyor, bir an yutkunuyorsun, o boşlukta konu değişiyor, belki de dünya bile değişmiş sen farkına varamadan…
Yeni bir telefon çalmadan şu ruh halinden silkinmek gerek…
NOT: Bu yazı Famale Dergisi'nin (http://www.female.gen.tr) 2012 Aralık sayısındaki 'Simurg' köşesinde yayınlanmıştır.
Etiketler: BAZEN, FEMALE DERGİSİ, MEDYATİK YAZILAR
Bazen…
Etiketler: BAZEN, FEMALE DERGİSİ, MEDYATİK YAZILAR
Bazen…
Sıkı sıkıya kavradığınız bir vazo parmaklarınızın arasından kayıverir…
Elinizden nasıl kayıp gittiği, yerçekiminin etkisiyle zemine yaklaşması, bu arada yana doğru eğilişi, daha yere ulaşmadan içindeki suyun bir kısmının etrafa savrulması, birkaç çiçeğin su damlacıkları gibi vazodan ayrılışı, vazonun laminant parke zemine çarptığı o an, o an duyulan çarpmanın sesi, aynı anda ortadan ikiye ayrılan iki büyük parça, bir anda ortalığa yayılan ıslaklık, vazonun etrafına dağılan çiçekler…
Bir film şeridi gibi görüntüler gözlerinin önünden akıp giderken vazoya sahip olduğun ilk günlere dönersin; uzun yıllar önce, ağustos ayının ortalarında onu görmüş, çok hoş bir vazo olduğunun farkına vardığın halde böylesine etkileneceğini düşünmemiş, çok da emek vermeden vazonun sahibi oluvermiş, günler geçtikçe daha fazla sevmeye başlamış, ona her bakışında gözlerini üstünden ayıramaz olmuş, zamanla takıntın haline dönüşmüş, o vazo olmadan yaşamının anlamsız olacağının farkına vararak en güzel çiçekleri ondan esirgememiş, hiçbir şey için yapmayacaklarını onun için yapmaya başlamış, hiç pişman olmamış, bu arada yıllar yılları kovalamaya başlamış, zamanın her şeyi eskitmeye başladığı yıllarda vazoya takıntın acı vermeye başlamış, o günlerin birinde vazoyu ilk kez elinden düşürmüş, paramparça olmasa bile birçok yerinden aldığı darbelerle orijinal halini yitirmiş, o halini görmemek için bir süre vazodan uzak kalmaya çalışmış, zaman içinde o haline de alışmış, eskisi kadar olmasa bile yaşamının en nadide çiçeklerini ona taşımayı sürdürmüş, sonsuza kadar da taşıyacağını düşünürken, bir an, bir dikkatsizlik, bir önemsemezlik, belki de bilemediğin ve anlayamadığın bir nedenle parmaklarının arasından kayıvermiştir…
Şaşkınlıkla yerdeki iki büyük parçaya dönüşmüş vazoya bakarken, ilk aklına gelen, iki parçayı birleştirerek eski haline getirip getiremeyeceğini düşünmek olmuş, bir taraftan da öfkeni tüketene kadar iki parçayı ayağının altında ezerek tuz-buz haline dönüştürmeyi düşünmüş, hangisini yaparken kendini daha iyi hissedeceğini düşünürken, düşünceler arasında boğulup kalmaktasındır…
Ne yapacağını düşünürken yerdeki ıslaklığı kurutmuş, çiçekleri başka bir vazoya yerleştirmiş ve vazonun iki kırık parçasını kararını verene kadar bir köşeye kaldırmışsındır…
Çöpe atmak ya da sıcağı sıcağına yapıştırarak vazoya dönüştürmek yerine bir köşede bekletmek en kötü karar olmuş, o köşeden her geçişinden büyük parçaların kenarlarından kopmaya başlayan küçük parçacıkları görerek için acımış, iki büyük parçayı bir bütün haline dönüştürmeye yanaşmayan parmakların git gide ufak parçalara dönüşen vazoya yaklaşamaz hale gelmiştir…
En sonunda temizliğe gelen kadın yaşadıklarından habersiz olarak bir köşede duran vazonun parçacıklarını çöp kutusuna atmış, akşam eve geldiğinde köşenin boş olduğunu görerek biraz üzüntü, biraz rahatlamayla vazonun hayatından çıkışını kabullenmek zorunda kalmışsın…
O vazo kırılıp gitmiştir ama yıllardır taşıdığı çiçekler belleğinin bir köşesinde durmakta, ister istemez o vazoyla yaşadığın güzel günlerini anımsatmaktadır…
NOT: Bu yazı Female Dergisi'nin (www.female.gen.tr) Ekim 2012 sayısının 'Simurg' köşesinde yayınlanmıştır.
Etiketler: BAZEN, FEMALE DERGİSİ, MEDYATİK YAZILAR
İsviçre’nin kuzeyindeki Basel’e yolum düşmüştü…
Bu şehir Almaya ile Fransa’ya sınır komşusudur. Hava yoluyla Basel’e ulaşmaya çalıştığınızda, üç ülkenin ortak kullandığı havaalanına indirilir, pasaport işlemleri sonrasında İsviçre çıkışına yönlendirilirsiniz. Ren Nehri şehrin ortasından akmaktadır. Birçok Avrupa kentinde olduğu gibi tarihi binaların bozulmamış dokusu geçmişin ve bugünün iç içe yaşamasını sağlamaktadır.
Tarihi binaların sıralandığı daracık sokaklarda ya da geniş kaldırımlarda yürüyün, bir meydanda ansızın karşınıza çıkan katedralden etkileneceğinize eminim, Ren Nehri’nin üstüne kurulmuş bin yıllık köprüden geçerken yüzlerce yıllık insanlık tarihinin peşinizde dolaştığı izlenimine kapılacaksınız.
Ren Nehri’nin kenarında köpeğini dolaştıran bir kadına ister istemez takılmak zorunda kaldım. Orta yaşlı kadının yüzünde fazlasıyla huzur vardı. Bütün sakinliğiyle çimlerin kenarında yürüyen köpeğine eşlik etmekteydi. Bir süre aynı yöne doğru ilerledik. Her an yaramazlık yapacağını düşündüğüm köpeğin de sahibi kadar huzurlu olması şaşırtıcıydı. Yalnızca huzurlu olanlar onlar değildi; yanımızdan geçenler, karşımızdan gelenler, babasından dondurma almasını isteyen küçük bir çocuk, eşofmanlarıyla koşmakta olan bir genç kız, bir kadın ve erkek polis, tekerlekli sandalyede ömrünün son yıllarını tamamlamaya çalışan çok ama çok yaşlı bir adam…
Huzur dolu insanların arasında nedenini bilemediğim bir huzursuzluğa kapıldığımı itiraf etmeliyim…
Ren Nehri’nin üstüne kurulmuş teknolojik bir salın yardımıyla Almanya tarafına geçerken, orta yaşlı kadın ile köpeği İsviçre sınırlarında kalmıştı. Bir süre Almanya topraklarında yürüdükten sonra kendimi Fransa’da dolaşırken buldum. Pasaport kontrolü yapan olmadı! Vize soran yok! Kim olduğum kimselerin umurunda değildi! Nerede dikenli teller? Hani mayın tarlaları? Ağır silahlarıyla sınırların güvenliğini sağlayan askerler nereye gizlenmişti? Bir süredir yürüdüğüm, yürüdüğümden daha fazla düşündüğüm için acıkmış olmalıydım. Ayaklarım tarafından Ren Nehri’nin üstündeki bir restorana sürükleniyordum. Üç devleti aynı anda görebildiğim bir restoranda İtalyan şarabı içerek öğle yemeği yedim.
Rüya gibiydi…
İtalyan şarabının sonuna doğru hayaller dünyasında dolanmaya başlamıştım: Türkiye’deki bir sınır bölgesinin mayınları arasından çekirge gibi zıplayarak Suriye tarafına geçtiğimi, şanslı bir günümde olduğumdan peşimdeki Suriye askerlerinin attıkları kurşunların isabet etmediğini, onların elinden kurtulabilmek için ecel terleri dökerek İran tarafına geçmek zorunda kaldığımı, kelime-i şahadet getirerek İran topraklarında kaçmaca kovalamaca oynadığımı, dağlar tepeler aşarak yeniden Türkiye’ye geri döndüğümü, dağlarda yaşadıklarımın ise ‘ne siz sorun, ne de ben söyleyeyim’ dedirtecek kadar çileli olduğunu…
Gerçek gibiydi…
Yemekten sonra yeniden yorulana kadar yürümüş, bu yürüyüş sırasında memleketimin sınır komşularını aklımdan çıkarmaya çalışmış, İsviçre tarafında kalan bir meydanda kahvelerini yudumlayan insanların arasına karışmıştım. Tadını damakta bırakan bir İtalyan kahvesini yudumlarken meydandaki huzurun tadını çıkarmaktaydım: Geçip giden arabalar, tramvaylar, bisikletliler, köpeklerini dolaştıranlar, birbirleriyle şakalaşan gençler, küçük adımlarla yürümekte olan yaşlılar, selam vermekten ya da gülümsemekten çekinmeyen bir insan topluluğu…
O meydandaki kalabalığın arasında yalnız olduğumu duyumsuyordum. Huzur dolu insanların arasındaki huzursuzluğumun yeniden depreştiği sırada İsa’nın dünyaya dönüşüne tanık olmak kadar şaşırtıcı bir mucizeyle karşılaştım. İlk olarak yeryüzüne düşen bir yıldırım gibi mucizenin sesini işittik. Karadeniz yöresinin insanın içini kıpır kıpır eden müziğine hazırlıksız yakalamıştık! Ne olduğunu anlayamayan kalabalık etrafına bakınmaktaydı. Hemen ardından kırmızı spor arabasıyla meydana yaklaşan gencin görüntüsü belirdi; iki kapılı arabasının camlarını sonuna kadar açmış olan gencin siyah bir deri mont vardı, her iki camdan fışkıran dev ses dalgaları meydanda yankılanmakta, tıraşsız genç müziğin ritmine göre başını ileri geri sallamaktaydı.
Ne kadar bildik!
Ne kadar bizden!
İki kapılı spor arabadan önce gelip, ondan sonra uzaklaşan oyun havasının tınıları meydanı boşaltınca mucize sona erdi. Az önceki huzurlu ortama geri dönülmüştü. Ben İtalya kahvesinin son yudumunu alırken, ister istemez dilime pelesenk olan müziği içimden tekrarlıyor, parmaklarımı müziğin ritmine uygun olarak masada tıkırdatıyor ve gizliden gizliye gülümsüyordum…
Ne rüya, ne de gerçek gibiydi…
NOT: Bu yazı Female Dergisi'nin (www.female.gen.tr) Eylül 2012 sayısındaki 'Simurg' köşesinde yayınlanmıştır.
Etiketler: FEMALE DERGİSİ, MEDYATİK YAZILAR
Etiketler: FEMALE DERGİSİ, MEDYATİK YAZILAR
Ne zaman sona ereceğini bilemediğim gösteri, orta yaşlı bir kadının dudaklarındaki abartılı kırmızılığı fark edişimle başladı. O kadar insanın arasında onunki kadar kırmızıya boyanmış dudak yoktu. Bir sevimli çocuğu öptüğünde, çocuğun ömür boyunca unutamayacağı kadar çok kırmızılıktı! Her içtiği sigarada dudaklarının kalınlığı kadar iz bırakacak yoğunluktaydı! Gençlik yıllarındaki albenisini yitirmiş ya da yitirmeye başlamasının paniğiyle dudaklara sürülmüş bir kırmızılık gibi…
O dudak boyasının tonundaki taşlardan bir çift küpe; safir ya da yakut; üç kocaman taşın arasında ikişer küçük zincir halkası…
Yüzündeki makyaj ise olabildiğince sade, biraz fondöten, hepsi bu! Ya profesyonelce yedirildiğinden abartısı yansımıyor ya da dudaklarındaki boyanın gölgesinde kaldığından dikkat çekmiyor. Düz ve uzun kahverengi saçlarını sıradan siyah bir tokayla toplamış. Gerçek yaşını gösteren sıradan bir yüz, sıradan bir vücut ama sıranda olmayan bir çift göğüsle gösteri sürüyor. İpeksi bir beyaz bluz giymiş. Dudak boyasıyla aynı renkteki hırkası omuzlarını sarıyor. Önünü kapatmaya gereksinim duymamış. Bu hırka yaşına uygun giyindiğinin kanıtı gibi görünse de ortada bir göz yanılgısı var. İster istemez bakışlarınız kırmızının içindeki ipeksi beyazlığa, oradan da göğüslere yöneliyor. Daha fazla gösterinin tadını çıkarabilmek için oturduğu masaya doğru eğilmiş. Kollarının desteğiyle yükselen göğüsleri neredeyse ipeksi bluzundan dışarıya taşacak gibi görünüyor. O böyle bir taşkınlığın yaşanmayacağını biliyor! Yaşının ve bilemediğim yaşam anlayışının böyle bir gösteriye izin vermeyeceği açıkça ortada olduğu halde küçük gösterisini yaşamaktan ve yaşatmaktan da geri duramıyor.
Onu izlemeye başladığımdan beridir ikinci sigarasının dumanını tüttürüyor. Coşkulu kırmızılığın içinde tırnaklarını boyasız bırakmış. Neden dudaklarındaki boyanın renginde bir tırnak boyası kullanmamış ki? Elleri dudaklarından ya da göğüslerinden daha mı önemsiz? Parmakları biraz kalınca olduğundan mı? Başka bir küçük oyun da sigara içişinde var. Sigarasının dumanını gönderebileceği kadar derine çekiyor ve aynı nefesi üfleyebileceği kadar uzağa üflüyor. İlk fark ettiğinizde yüzünüze doğru üflediği izlenimine kapılıyorsunuz. Bir kareliğine yapılan bir hareket sanıyorsunuz, öyle değil, sigarasından çektiği her nefeste aynı zorlama yaşanıyor.
Yarım saatlik gösterisi dördüncü sigarasını kül tablasına söndürüşüyle sona eriyor. O sigara dumanının aldığı sonsuz biçimlerin arasında Nar Beach’den ayrılıyor. Ben de ondan geriye kalan renkleri ya da tavırları düşünerek bir bira daha içiyorum…
Etiketler: FEMALE DERGİSİ, MEDYATİK YAZILAR
“Bana hiç kimse kötü adam karakterini oynatamaz!”
0 yorum Gönderen dipsiz kuyu zaman: Perşembe, Haziran 30, 2011Etiketler: FEMALE DERGİSİ, MEDYATİK YAZILAR, PERDE / SAHNE
Bahar gelmişti artık…
Etiketler: FEMALE DERGİSİ, MEDYATİK YAZILAR
Bazen…
Bir şeyleri uykuya yatırırsın…
Bu kimi zaman çok sevdiğin bir arkadaşındır; bulunduğu yer, yaşadığı ortam seni de içinde barındırmaya olanak tanımamaktadır…
Kimi zaman eski bir sevgilidir; o evlenmiştir, sen de evlenmişindir, ikinizin çocukları da günden güne büyümektedir, yaşamın acımasız yıllarında onu aklına getirmemiş, bir daha karşılaşacağını bile düşünmemişsindir…
Kimi zaman yaşamının en renkli günleridir; ilk aşkını, ilk sevişmeni, küçük yalanlarını, büyük maceralarını, o günlerde dolaştığın yerleri, tanıdığın insanları, nasıl sarhoş olduğunu, yaptığın kavgaları, geçirdiğin kazaları, onu nasıl aldattığını, onun tarafından nasıl aldatıldığını…
Kimi zaman küçücük hobilerindir; pek de fena sayılmayan bir fotoğraf makinesiyle zamanı ölümsüzleştirmek, her görenin çektiğin fotoğrafları beğenmesi, övgü dolu sözler, senin asıl niyetinin ise fotoğraflarını başlangıç kabul ederek günün birinden kısa filmler çekmektir…
Kimi zaman gerçekleşmesi olanaksız olan hayallerindir; en konforlu teknelerde dünyayı dolaşmak, Barselona’da futbol oynamak, Nobel ödülünü almak, Oscar kazanmak, gökyüzünde kanat çırparak uçmak, herkese mutluluk dağıtmak…
Kimi zaman uykuya yatırdığın aşkındır; onun zarar görmemesi için yel değirmenlerine savaş açmışsındır, bazen kazanmış, bazen kaybetmişsindir, kaybettiklerinle yeniden savaşmış, ölümüne direnmiş, direnecek gücün tükense bile can bedenden ayrılmadıkça savaşının süreceğinden eminsindir…
Belki de aşk meşk bahanedir; farkında olmadan kendini uykuya yatırmışsındır; seni nelerin sen yaptığını unutmuş, zamanın acımasız akışına kendini sorumsuzca bırakarak zamana ve mekana teslim olmuşsundur; iş, eş, çocuk derken gözlerin kapanıp gitmiş, derin bir uyku hali, başını yastığa doğru düzgün koyamadığından boyun kasların kasılmış, mekana hakim olan yoğun bir horlama durumu ve senden başkası yoktur seni uykudan uyandıracak…
Hey!
Uyan artık!
Geç kalıyorsun…
NOT: Bu yazı Famale Dergisi'nin (http://www.female.gen.tr/) 2011 Mart sayısındaki 'Simurg' köşesinde yayınlanmıştır.
Etiketler: BAZEN, FEMALE DERGİSİ, MEDYATİK YAZILAR
Bir yıl önceydi…
Setteki oyuncular ve teknik ekiptekilerle tanıştırılırken “Bu genç adama dikkat et,” diyen arkadaşım, dizide oğlu Hamza rolünü oynayan Haki Biçici’yi işaret ediyor.
Yağmura yakalanma olasılığı yüzünden çekimin ertelenebileceği düşüncesi ekiptekileri tedirgin ediyor. Çekime başlıyorlar. Hafiften serpiştiren yağmurda aksilik olmadan ilerlenirken, yağmur temposunu arttırmaya başlayınca şemsiyelerin altında ara vermeden çekime devam ediliyor. Bir dakikalık görüntü için gece boyunca çalışacaklar; kolay gibi görünen işlerinin hiç de kolay olmadığını, iyi paralar kazanıyorlarmış gibi görünseler de, karşılığını fazlasıyla verdiklerini düşünmeden duramıyorum…
Ben iki kat giyilmiş kazağın altından gecenin ayazını ve deri montumun kapüşonuna serpiştiren yağmuru fazlasıyla duyumsamaktayım. İncecik gömlek ve ceketleriyle üşümüyormuş gibi davranan oyuncular ise sonu gelmeyecekmişçesine tekrarlanan çekimler sırasında yerlere devriliyor, çamura bulanıyor, alnının ortasına kafa darbesi alıyor, bu sırada canları acısa bile, gerçek acılarını gizleyerek, rol gereği acı çekiyormuş gibi yapıyorlar; açı, karşı açı, uzak plan, yakın plan, genel çekimler, ayrıntılar, bir tekrar aşağıdan, iki tekrar yukarıdan, onun omzundan, ötekinin bacaklarının arasından derken dört saatlik çekim maratonunun sonuna geliniyor…
Hepsi birkaç dakika sizleri televizyonun başında oyalayabilmek için!
Aradan geçen bir yıl içinde arkadaşımın uyarısını önemseyerek Haki Biçici’nin başarıyla canlandığı Hamza karakterini daha dikkatlice izliyorum; kız kardeşini dövüyor, onun aşık olduğu erkekle kavgalar ediyor, bir cahillik yapıp kız kardeşinin kocasını öldürerek cezaevine düşüyor ve Hanımın Çiftliği dizisinin 51. bölümünde ibret-i alem olsun diye şehir meydanına kurulan darağacında idam edilişiyle de rolü sona eriyor.
Ben duygusal yoğunluğu fazla olan idam sahnesini televizyonda izlerken, çekimlerin yağmurlu bir havada yapılmış olmasına takılıyorum. Bu ayrıntı beni ister istemez bir yıl öncesine geri götürüyor. Set işçisinden teknik ekibine, oyuncusundan yönetmenine kadar verilen emeği yeniden anımsıyorum.
Dizi filmdeki sürecini tamamlayan Haki Biçici ise Mehmet Aslantuğ ya da Fikret Kuşkan gibi Adana’daki setlere veda ederken, Hanımın Çiftliği’ndeki macera kendi içindeki yolculuğuna devam ediyor.
NOT: Bu yazı Famale Dergisi'nin (http://www.female.gen.tr/) 2011 Şubat sayısındaki 'Simurg' köşesinde yayınlanmıştır.
Etiketler: FEMALE DERGİSİ, MEDYATİK YAZILAR, PERDE / SAHNE
Bir saniye…
Hep öyle olur ya…
“Bir saniye!” dersiniz, sonra da karşınızdakinin dakikalarını alıp götürürsünüz; oysa bir saniyelik zaman dilimi ilk anda tükenmiştir…
İlk satırdaki başlığı okumanızın maliyeti yaklaşık olarak bir saniye civarındadır. O satırı yazıyla yazmaya çalıştığında çok daha fazla saniyeye gereksinim duyulur. Bir de kendinizi benim yerime koyarak, ‘Bu yazının başlığı ne olsun?’ diye düşünürken aklımda dolananları anlamaya çalışın. ‘Doğrudan doğruya konuyu anlatabilecek bir başlık bulmalıyım, ama birkaç kelimeyi geçmemeli, aynı zamanda yazımı okumaya niyetli olanların dikkatini çekmeli, hem vurucu olmalı, hem de ucuz bir slogana dönüşmemeli…’ diye bir saniyeyi satırlara dökmeye çabalarken uçup giden dakikalar; daha yazılacak yüzlerce kelime olduğu halde bir saniyeden öteye gidememenin çaresizliği…
Yaşamda bizlere verilmiş olan saniyelerin bolluğuna bakarak ‘Feda olsun senin gibi bir yazıya binlerce saniye!’ diyerek birbiri ardına eklenen saniyeleri hovardaca harcamalı mıyız?
Bir günün seksen altı bin dört yüzde biri kadar değeri bulunan ‘bir saniye’ için bu kadar kafa yormaya değer mi?
Değmez mi?
Bu yılın ilk günlerinde, bir buçuk milyar saniyeyi kapsayan yaşamım gözlerimin önünden akıp geçerken, bir saniyelik zaman diliminin hesabını yapıyor olmak içimi yaralıyor; yaş ilerledikçe cimrileşmişim, zaman fakiri olmuşum farkına varmadan…
Yaşamımın ilk beş yüz milyar saniyesini geride bıraktığım bir yaz gününü anımsıyorum: Güneşin en tepeden olduğu saatlerde, Konyaaltı’ndaki plajların birinde gazetemi elime alarak havlumun üstüne uzanmıştım. Ölüm ilanlarına kadar gazeteyi okumuş, bir an önce akşam olsun diye defalarca denize girip çıkmış, milim milim ilerleyen akrep ve yelkovanın hangi zamanı gösterdiğine defalarca bakmış, en sonunda akıp gitmeyen zamana teslim olarak, ‘Bu yaşam benim için hiçbir zaman bitmeyecek!’ sonucuna ulaşılmıştım. Kendi ritminde akıp giden zamanın bana ayak uydurmak gibi bir derdinin olmadığını kavrayabilmek yıllarımı aldı. O yıllarda sonsuz gibi görünen gelecek vardı. Bugün ise kısa bir zaman dilimine sığdırılabileceğim bir geçmişten söz ediyorum.
Buraya kadar yazdıklarımı okuduysanız, bu yazının size üç yüz ya da dört yüz saniyelik bir maliyetinin olduğunu anımsatmak isterim. İlk başlığı gördüğünüzde başınızı çevirip geçebilseydiniz, bir saniyenizi geride bırakarak kurtulabilirdiniz; ama artık çok geç; umarım satırlarımın arasında bıraktığınız saniyeler, aldıklarınıza değer…
Her saniyesinin hakkını verebildiğiniz bir yıl yaşamanız dileğiyle, mutlu yıllar…
NOT: Bu yazı Famale Dergisi'nin (http://www.female.gen.tr/) 2011 Ocak sayısındaki 'Simurg' köşesinde yayınlanmıştır.
NOT: Bu yazı Mahalle Baskısı Dergisi'nin 2012 Temmuz sayısında yayınlanmıştır.
Etiketler: FEMALE DERGİSİ, MEDYATİK YAZILAR
Bazen...
Gereğinden hızlı yaşadığınızın kuşkusuna kapılırsınız…
Yaşamın dinamik döngüsünde bir şeyleri ıskaladığınız düşüncesi peşinizi bırakmaz; bu duyguyu yoğunlukla yaşamanızın nedeni ilerleyen yaşınız mı, ağır yaşam koşullarında bir nefes almak için geriye bakmanız mı, her konuda gereğinden fazla düşünmeniz mi; bir mutsuzluk, bir umutsuzluk; belki de tembelliğinize bir kılıf arayışıdır…
Biraz sakin olalım lütfen…
Hakkını verin yani!
Bir dostum, ‘Bu güne kadar senin yaşadığın gibisinden bir aşk yaşamadım,’ demişti; iki telefon direğinin arasında sizi bekleyen bir aşk varsa, bir ucundan yakalamayı becerdiyseniz, sıkı sıkıya kavrayın, bir sonraki iki telefon direğinin arasında yenisini bulacağınızı ya da binlerce telefon direğinin arasında yüzlerce aşkın sizi beklediğini düşünmekteyseniz hayal kırıklıklarına hazırlıklı olun…
Birden fazla çocuğu olanlar, ‘İlk çocuğumuzdan bir şey anlayamadık, yaşamın telaşı arsında büyüyüverdi, son çocuğumuzu hakkını vere vere yetiştirdik,’ diye konuşurlar; iki telefon direği arasında anne ya da baba olduysanız bütün çocuklarınızın değerini bilin, bir dahaki sefere öyle bir çocuk yetiştirme şansınız olmayabilir…
Bu yaşamda ne olmak istediğinizi iyice düşünün, gözlerinizi iyice açarak telefon direklerinin arasında sizi düşlerinize ulaştıracak fırsatları asla ıskalamayın; her ıskaladığınız zaman dilimi düşlerinizden biraz daha uzaklaşmanıza neden olacak, bir süre sonrasında öyle bir düşünüzün olduğunu bile anımsayamayacak, çok yıllar sonra geride neleri bıraktığınızı düşünürken, ‘Keşke o zaman yapsaydım,’ diye hayıflanmak dışında elinizden bir şey gelmeyecektir…
Bu yüzden Cem Karaca’nın ‘Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete,’ dediği yaşamda yol alırken, sonu kıyamet olan bir yolculukta, alametin fren ve gaz pedallarının olduğunu aklınızdan çıkarmayın. Bir an önce kıyamete yetişmek yerine, yeri geldiğinde alameti yavaşlatmayı, telefon direklerinin arasına sizler için bırakılmış armağanları almayı, o armağanları sizler için oralara bırakanlara teşekkür etmeyi unutmayın…
Son durduğunuz yere alametten inerken sizlere gerekli olan ne kadar çok telefon direği geçtiğiniz değil, direklerin arasından topladıklarınız olacaktır…
Bu yazıyı da telefon direklerinin arasına senin için bir armağan olarak bırakmıştım…
Kim o diye etrafına bakınma!
O sensin!
NOT: Bu yazı Famale Dergisi'nin (http://www.female.gen.tr/) 2010 Aralık sayısındaki 'Simurg' köşesinde yayınlanmıştır.
Etiketler: FEMALE DERGİSİ, MEDYATİK YAZILAR
Yaz sezonu boyunca sürdürdüğüm ‘Everest 2010 Ekspedisyonu’ yazı dizisini bir aşkın son öyküsüyle noktalıyorum…
İki motorlu küçücük bir uçağın içindeydim. Bagaj kapasitesi yeterli olmadığından sırt çantalarımızı koridora yığmıştık. Uçağın yoğun gürültüsünden etkilenmemek için kulaklarımıza pamuk tıkamış, her an bir aksilik yaşanacakmış düşüncesinden uzaklaşmaya çalışarak Himalayaların yüksek dağlarına bakmaktaydık. Katmandu’daki Tribhuvan Havaalanı’ndan Lukla’ya doğru uzanan yolu yarılamıştık. Bir ara koridordaki sırt çantamın içinde kıpırdar gibi oldu. Tam olarak onun olduğundan emin olamadığım halde uçaktaki varlığını kaygıyla duyumsadım.
8000’lik bir dağın yakınlarında uçarken ‘Hadi canım!’ diye kendimi sakinleştirmeye çalıştım. ‘Benimle beraber yedi-sekiz saat uçak yolculuğu yaparak buralara kadar gelmiş olamaz; gelseydi bile iki gündür dolaştığım Katmandu’da farkına varırdım, en azından Türkiye’de bıraktığıma öyle emindim ki…’
Onu fark ettiğimi belli etmemeye çalışarak Lukla’daki Edmund Hillary Havaalanı’nı kadar uçtuk. Yüksek dağların gölgesinde kahvaltımızı yaparken huzursuzluğum git gide artmaktaydı. Zorlu yürüyüşe başlamamızın zamanı gelmişti. Son hazırlıklarımızı yaparken sırt çantamın bir köşesinde benimle birlikte geldiğinden emin oldum. Bir süre önce özelliğini kaybetmiş, değerini yitirmiş, yerlerde sürüm sürüm sürünmüş, yataklarda inim inim inlemiş bir aşk, üşenmeden ve utanmadan benimle beraber Nepal’e kadar gelmeye cesaret etmişti…
İlk günlerdeki bahar kokusunun ekşimiş sirkeye dönüştüğü bir aşkı bavuluma kim koydu?
Ben Türkiye’de bavulumu yerleştirirken, rakı masalarındaki sohbetlere meze edilen, şarap kadehleri yudumlanırken dedikodusu yapılan, bira muhabbetleri arasında geçmişine gülünen bir aşkın haberim olmadan eşyalarımın içine gizlenebilmesi olası mıydı?
Bir asit misali kendisini ve çevresini yok ederken yok olan aşkımı termal iç çamaşırlarla trekking pantolonlarımın arasına yanlışlıkla yerleştirmiş olabilir miydim?
Bir samurayın kılıcıyla öldürücü darbeyi vurmak yerine lime lime yüreğimi doğramayı tercih eden aşkı bavulumun içine özellikle mi bıraktılar?
Bilemedim…
Bu saatten sonra ayrıntılarını bilmenin, ne ona, ne de bana bir faydası yoktu…
Bir bilinmezliğe doğru birlikte tırmanmaya başladık. Onu uygun bulduğum bir yerde bırakarak yoluma devam edecektim. Sağıma soluma bakınarak ilerliyordum. O ise umursamadan çevrenin tadını çıkarmaya çalışıyor, hiçbir şey yokmuş gibi davranıyor, bazen gülüyor, bazen meraklı sorular soruyor, bazen de duygulu sözler söyleyerek yolculuğunu sürdürüyordu. Bu aşkın binlerce metre yükseklikte bana nasıl eşlik edebildiğini şaşkınlıkla izliyordum. Everest’in eteklerinde yollar uzundu, yollar bozuktu, her gün bir öncekinden daha katlanılmaz oluyordu…
İlk kez deniz seviyesinde karşıma çıkan aşkın, her tırmandığımız yükseklikte nefessiz kalarak boğulacağını sandım. İki kişinin yan yana yürüyemediği uçurumların kenarında ayağının kayıp düşmesini bekledim. Dudh Koshi Nadi’nin etrafındaki ormanlarda sonsuza kadar kaybolması için dualar ettim. Namche Köprüsü’nden geçerken ellerimle aşağıya itmek istedim. Hijyenden uzak lodge’larda hastalık kaparak telef olacağını günleri umutla bekledim…
En sonunda arkasından oyunlar çevirmekle ya da işi Allah’a havale ederek zaman yitirdiğimi anladım. O aşk akmış, kokmuş, çürümüş, çürümüşlüğü sağa sola bulaşmış olsa da benim tek aşkımdı. Onu gerçekten terk etmediğim sürece ayrılabilmemiz olanaksızdı. Bu düşünceyle veda edebileceğim uygun bir yer bulmaya çalıştım: 4830 metredeki Thokla Geçidi’nde ilerlerken, dağlarda ölenlerin anısına düzenlenmiş anıt mezarlarla karşılaştık. Bir zamanlar her şey sayılan, çoktandır hiçbir şeye dönüşmüş aşkımı, Khumbu Buzulu’nun üstüne kurulmuş anıt mezarların bir köşesine bırakabilirdim. Ben ise daha yukarılarda uygun bir yer aramayı tercih ettim. Son tırmanış noktası olan 5364 metre yükseklikte Everest Ana Kampı ayrılık için anlamlı sayılabilirdi. O anki hedefe ulaşmanın curcunası içinde vedalaşmak uygun düşmedi. Ertesi gün 5500 metre yükseklikteki Kala Patthar Tepesi’ne yapılacak tırmanışta ayrılmayı düşünüyordum. Akut dağ hastalığına yakalandığım için bunu da yapamadım…
Ölüm ve yaşamı düşünerek geçirdiğim son geceyi başucumda tedirgin gözlerle izleyen, benim için dua eden, üzülen, acı çeken aşkımı nereye bırakacağıma karar vermiştim. O yolculukları seven bir aşk olduğuna göre yarı yolda bırakmak doğru olmayacaktı. Sekiz gün süren tırmanışımız boyunca peşimi bırakmayan aşkıma birkaç gün daha katlanabilirdim. Üç günlük dönüş yolculuğunda yanımızdakilerden uzaklaşarak baş başa kaldık, biraz eski günlerden sohbet ettik, biraz hüzünlendik, biraz hesaplaştık, bir ara kavga bile ettik; eriyen buzulların coşturduğu Dudh Koshi Nadi’nin kenarında yürürken zaman su gibi akıp gitti…
En sonunda zorlu yürüyüşümüzü tamamlayarak Lukla’ya geri dönmüştük. O aşkın özgür ruhunu Himalayaların eteklerinde terk edecektim! Üç gündür el ele, kol kola olduğumuzdan bir kez daha birbirimize sarılmadık. Dünyanın en kısa pistlerinden birine sahip, belki de dünyanın tek eğimli Edmund Hillary Havaalanı’ndan gökyüzüne doğru süzülürken kendisine son kez el sallıyordum…
Neresinden bakarsan bak, acıyla karışık hüzün doluydu…
İster istemez de gözyaşı…
NOT: Bu yazı Famale Dergisi'nin Simurg köşesi (http://www.female.gen.tr/) 2010 Kasım sayısındaki 'Simurg' köşesinde yayınlanmıştır.
Etiketler: FEMALE DERGİSİ, MEDYATİK YAZILAR






