Blogger Template by Blogcrowds

EVEREST YOLCULUĞU 1

BAŞLANGIÇ…


Hakan Karaca’yla üretim bantlarının arasında dolaşıyorduk…

Bana CNC tezgahlarında metal levhaların eğilip bükülüşlerini, poliüretan malzemesinin tonlarca ağırlıktaki preslere nasıl direndiğini izletiyordu. Bir yandan da geçmişimizdeki eğlenceli günleri konuşarak gülüşüyorduk. Bir soğuk depo cihazındaki elektronik kumandanın nasıl çalıştığını anlatırken enerjinin verimli kullanımıyla ilgili AR-GE çalışmalarından söz etmeye başladı. Kazandıklarının çoğunu araştırma ve geliştirmeye yatırdığını söylerken gözlerinin içi parlıyordu.

“Yolun sonuna iyice yaklaştık Kadir,” dedi. “Zirveye bayrağımızı dikmeye az kaldı.”

Bu sözlerinin güzel bir benzetme olduğunu düşünmüştüm!

Ne söylemek istediğini daha sonra anlayacaktım…

Cantek fabrikasındaki turumuzu soğuk depo cihazlarını ya da poliüretan panellerini üreten teknolojik makinelerin arasında tamamlayacağımızı düşünüyordum. Bir anda kendimi karlarla kaplı dağın eteklerinde buldum. Şaka gibiydi! Önünde durduğum pencerenin öteki tarafına bir metreyi aşan kar yağdırılmıştı. Kar tanelerinin kuru ağaçların dallarına yuvalandığı manzara Hollywood filmlerinin dekorlarını anımsatmaktaydı.

İki yüz metrekarelik alandaki panoramik manzaraya büyülenmişçesine kilitlenmişken “Burası da Kar Ada!” diyen Hakan Karaca prototipini izlediğim projesinin amacını anlatmaya başladı.

Yaz aylarında termometrenin 45 santigradı sıklıkla gösterdiği ya da kar tanelerinin kırk yılda bir yolunun düştüğü bölgelerde 365 gün boyunca doğal kar kalitesinin keyfi yaşatmayı hedeflemekteymiş…

“Yazın ortasında bronzlaş bir tenle kartopu oynamak her kula nasip olmaz.”

“İçeriye girdiğinde gerçek bir kar havasıyla karşılaşacaksın.”

“Oldu alacak bir de kayak pisti de yapsaydın?” diye takıldım.

“Hepsi var!” diyen arkadaşım oldukça ciddiydi. “Çocukların kocaman bir kardan adam yaptıklarını, burnuna havucu, gözlerine kömürleri yerleştirirlerken nasıl kendilerinden geçeceklerini gözünde canlandırabiliyor musun?”

“Bu arada anneleri, babaları ne yapacak?”

“Seçenek çok… Kayak yapmasını bilmeyenler karlı tepelerdeki trekking turuna da katılabilir.”

“Ya yorulanlar?”

“Kar Ada gerçek bir eğlence merkezi olacak, isteyen kar manzarasının karşısında içkisini yudumlayarak günün keyfini çıkarır, isteyen hamburgerini yedikten sonra eğlencesine geri döner, isteyen istediğini yapmakta özgür…”

Merakım beni Kar Ada’nın içinde itti. Bir süre yeni yağmış hissi uyandıran kar tanelerinin üstünde dolaştım. Kuru ağaç dallarına yuvalanmış kar tanelerini incelerken negatif iyonlarla zenginleştirilmiş gerçek dağ havasını ciğerlerime doldurdum. Aramızda kalmak kaydıyla, bir kartopunu Hakan Karaca’ya fırlattığımı da söylemeliyim…

Bu proje Antalya’ya en yakın kayak merkezi olan Saklıkent’e kızını götürdüğünde aklında belirmeye başlamış, çok geçmeden de AR-GE çalışmaları tamamlanmış, şimdi de sırada Türk mühendislerin tasarladığı projeyi Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde hayata geçirecek yatırımcıları bulmaya kalmış…

“Kar Ada projesi gerçekleştiğinde Türkiye için bir ilk olacak!” derken, bu güne kadar Cantek firmasının liderliğinde gerçekleşen projeler üstüne konuşmamızı sürdürdük.

Örneğin; soğuk depo cihazları ve panellerini bir arada üreten Türkiye’nin en büyük tesisiydi.

Örneğin; İngiliz ordusuna soğutmalı morg kabinleri tasarlamıştı.

Örneğin; İngiliz Kraliyet Sarayı’ndaki mutfakların soğuk depoları firmasının eseriydi.

Örneğin; Ansiyat tarafından yılın işadamı seçilmişti.

Birkaç saat önce söylediği söze gönderme yaparak “Sen zirveye bayrağı çoktan dikmişsin,” dedim.

“Henüz değil,” derken oturduğu makam koltuğundan kalkarak yanıma doğru yürüdü.

Şu ana kadar söylediklerinden daha önemli bir şey söyleyeceğini bilecek kadar kendisini tanıyordum.

“Hayırdır?” dedim ikili koltuğa oturduğu sırada.

“Soğutma sektöründeki yirminci yılımızda kimselerin yapamadığını yapmanın eşiğindeyiz.”

“Türkiye’de yapmadık bir iş bırakmamışsınız ki!”

“Ben Türkiye’den söz etmiyorum.”

“Yani?”

“AR-GE birimimizin dünyada bir ilke imza atmasına az kaldı.”

Biraz daha konuyu açarak az enerji tüketen akıllı soğuk depo cihazları üstüne çalıştıklarını anlattı. Bütün dünya enerjinin ekonomik kullanımına kafa yoruyor. Onların önüne geçebilecek bir projenin Türkiye’den çıkacak olması beni de heyecanlandırdı. Hemen ardından Nasuh Mahruki’nin bir ilki gerçekleştirmek için yeniden Everest’in zirvesine çıkışına sponsor olacağını anlatmaya başladı.

Cantek, Nasuh Mahruki ve Everest…

“Çok zor bir organizasyon!”

“Yaşamda kolay ne var ki?”

Bu noktaya işini nasıl taşıdığına tanık olanlardan biriyim. Cantek’in bayrağını Everest’e taşıyacak olan Nasuh Mahruki gibi hedefine adım adım ilerlemiş, her adımında zorluklarla, umulmadık sürprizlerle karşılaşmış, bir yolunu bularak bu günlere ulaşmıştı; şimdi ise yarınlar için daha büyük bir adım atmaktan söz ediyordu…

Akdeniz Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu’nda öğretim görevlisi Yılmaz Sevgül’ün Antalya Sanayici ve İşadamları Derneği’nde yaptığı bir konuşma sırasında proje ortaya çıkmış. Sohbet bölümünde Nasuh Mahruki’le birlikte Everest’e çıkmayı arzuladıklarını, Nasuh’un on beş yıl sonra yeniden zirveye çıkmaktan heyecan duyacağını, bu kez oksijen desteği olmadan tırmanmaya çalışacağını, bunu dünyada başarabilen az sayında dağcıdan birisi olmak istediği halde sponsor desteği bulamadıkları için projeden umutlarının tükenmek üzere olduklarını anlatıyormuş. O sırada Hakan Karaca’nın düşünceleri oluşmaya başlamış. Bazı arkadaşları sponsorluk konusuna ilişkin şakalar yaparken, o bütün ciddiyetiyle Nasuh Mahruki’yle görüşmek istediğini söylemiş. Bir süre sonra da Antalya’daki fabrikada buluşmuşlar. İlk tanışmaları sırasında kendisini fazlasıyla etkileyen efsane dağcıyla zaman yitirmeden mutabakata varmışlar. Daha geniş bir destek oluşturmak için soğutma sektöründeki tedarikçilerini de Everest projesine dahil etmeyi düşünmüş. Böylece sponsorluk olayı sektörsel bir boyut kazanabilecekmiş…

“Sen bu işi yapmaya niyetlisin galiba?”

“Biz niyetin çok daha ötesine geçtik. Bütün bağlantılar yapıldı, sponsorluğu destekleyen firmalarla mutabakata vardık…”

“Yani?”

“Mart ayının sonunda Everest’e tırmanmak üzere yola çıkacağız.”

“Şaka mı yapıyorsun?”

Şaka yapmıyormuş!

“Bu firmaların yetkilileriyle Nasuh’u tanıştırmak için bir akşam yemeği organize ettim. Çok keyifli bir geceydi. Sektörün büyüklerinden olduğu halde birbirini tanımayan firma sahiplerini aynı masada buluşturdum. Everest projesinin içinde olmak onlar için de, bizim için de büyük bir deneyim olacak…”

Güzel gecenin ayrıntıları da güzelmiş…

Yemeğin sonrasında bir ‘anı-ev’ gibi düzenlenmiş Mahruki ailesinin evine kahve içmeye gitmişler. Ev sahibinin dağcılık hikayelerinin evin her yerinde göze çarpmaktaymış. Onun fotoğraflarına bakarak bir dağın zirvesinden diğerine dolanıp durmuşlar…

“Sizin için ilgi çekici bir yolculuk olacak.”

“Senin de aramıza katılmanı istiyorum.”

“Neden?”

“Bu yolculuğun hikayesini yazarsın.”

O an için ne söyleyeceğimi bilemedim…



 

BASIN TOPLANTISI…

Basın toplantısının öncesinde biraz gergindik…

Bütün Türkiye bir döneme damgasını vuran komutanların gözaltına alınışıyla çalkalamaktaydı. Medyanın tamamı da cumhuriyet tarihinde ender rastlanacak olaya tanıklık etmenin telaşına düşmüştü…

Son hazırlıklar gözden geçirirken, Yılmaz Sevgül, Nasuh Mahruki ve eşi Mine salonun kapısında belirdi. Bir biçimde medyadan göz aşinalığım olan Nasuh Mahruki düşündüğümden daha kısaydı; belki de Yılmaz Sevgül’ün uzun boyunun yanında gözüme öyle görünmüştü…

Ayaküstü sohbetimiz sırasında ortaya çıkan küçük bir şakayı sizlerle paylaşayım: Nasuh Mahruki’nin yüksek tabanlı ayakkabısı Hakan’ın dikkatini çekince, ayakkabısının üstüne konuşmaya başlamıştık; özel bir tasarım olduğunu, yay biçimindeki yüksek tabanı sayesinde yürürken bile dağa tırmanış sırasında kullanılan kasları çalıştırdığını, bu yüzden iyi bir hazırlık ayakkabısı olduğunu, ayakkabıyı kimlerin ürettiğini, nereden ve nasıl satın alınabileceğini anlatırken, sözlerinin sonunda eşi Mine “Bir de boyu uzun gösteriyor,” diyerek son noktayı koydu. Eşinin esprisine birlikte gülerken, yirmi yedi yaşında Everest’in zirvesine çıkmayı başaran genç dağcının zirvede kaldığı yirmi dakika boyunca aklından geçirdiklerini anımsadım.

“Dünyadaki her şeyden büyük bu kütlenin zirvesinde, kumsaldaki bir kum tanesi kadar küçük bu bedenin ne kadar değersiz ve önemsiz olduğunu ve iç disipliniyle, kararlılığıyla, tutkusuyla, kendisini sınırlarına kadar zorlayan ve hayallerinin ötesine geçen bu insancığın ne kadar değerli olduğunu gördüm. Yaşamımda sorun ettiğim pek çok şeyin ne kadar anlamsız ve boş olduğunu, her şeyin ben olduğumu ve benim hiçbir şey olmadığımı, burasının son değil daha başlangıç olduğunu, yaşamanın çok ama çok güzel olduğunu ve dünyanın güzelliklerle dolu olduğunu öğrendim. Ve bu genç adamın, Dünyanın Ana Tanrıçasının zirvesinde, tüm yalınlığı, çıplaklığı ve kırılganlığıyla, gözyaşlarını gizleme ihtiyacı duymadan kendini bıraktığını gördüm ve öğrendim ki insan bir tanrıçanın önünde yalnızca ağlayabilirmiş.”

Yirmi yedi yaşında Everest’in zirvesine çıkarak her şeyin kendisi olduğunu ama kendisinin hiçbir şey olduğunu söyleyebilecek kaç insan tanıyabilirim ki?

Basın toplantısının öncesinde yaptığımız kahvaltı sırasında Nasuh Mahruki’yle birlikte Everest’e tırmanacak olan Yılmaz Sevgül’le yan yanaydık. Bir gün önce internette dolaşırken kaza geçiren bir dağcının hayatını nasıl kurtardığını okumuştum: 1998 yılında 1050 metre yüksekliğindeki Sivridağ’a tırmanış yapan beş kişilik dağcı grubu beklenmedik bir kaza yaşamış. İpin bağlı olduğu sikke yerinden çıkınca grup lideri kayalara çarparak yirmi metre aşağıya düşmüş. Bu arada bacağı ve kolu kırılmış. İpte yaralı bir halde asılı kalan dağcıyı kurtarabilmek için Yılmaz Sevgül’e ulaşmaya çalışmış. Aradan saatler geçtiği halde Yılmaz Sevgül gelene kadar operasyona başlamamışlar. O olmadan operasyona başlamadıklarına göre herkesin bildiğinden daha fazlasını biliyor olmalıydı! Yılmaz Sevgül kaza geçiren dağcının bulunduğu yere ip kullanmadan tırmanmış. Kırık bacak ve kolu artele aldıktan sonra kucağındaki dağcıyı iplerin yardımıyla zirveden aşağıya indirmeye başlamış. Sabaha karşı tamamlanan operasyon 8,5 sat sürmüş…

Yeri gelmişken, Everest’e tırmanacak dağcıların AKUT Arama Kurtarma Derneği’nin kurucuları olduğunu, Nasuh Mahruki’nin 1. Başkan, Yılmaz Sevgül’ün de 2. Başkan olduğunu ekleyerek derneklerinin bünyesinde gerçekleşen arama ve kurtarma çalışmalarını sonraki sayfalara bırakalım.

Basın toplantımız gözaltına alınan komutanların gölgesinde başladığı halde Anadolu Ajansı, Doğan Ajans, İhlas Haber Ajansı ve ulusal medyadan yeterince katılım oldu. Hakan Karaca ve iki dağcının tek tip kıyafetle basının karşısına çıkışı, arkalarında ‘Enerjini Doğru Kullan’ sloganının yazılı olduğu pano, Cantek firmasının dışında projeye destek veren soğutma firmaları, iki dağcının Everest’in zirvesine özlem dolu bakışlarını gösteren poster…

Basın toplantısının ilk konuşmasını yapan Cantek Soğutma Sistemleri Yönetim Kurulu Başkanı Hakan Karaca, yirmi yıl önce sıfır noktasından başlayarak bugünlere sektörün lider kuruluşlarından biri olarak geldiklerini, üretimlerinin büyük bölümünü yurtdışına ihraç ettikleri için Avrupa ve Ortadoğu’da azımsanmayacak bir pazar paylarının olduğunu, son üç yıldır AR-GE biriminin akıllı soğuk oda cihazları üstünde yoğun olarak çalıştığını, 2010 yılında üretimine başlanacak olan cihazların soğutma sektöründe Everest’e çıkmakla aynı anlama geldiğini, bu nedenle iki zirvenin de birbiriyle bütünleşeceğini düşünerek sponsor olmaya karar verdiğini söyledi.

“Son yıllarda ağırlık verdiğimiz enerji tasarrufuna paralel olarak bu yıl `Enerjini Doğru Kullan, Zirveye Tırman` sloganıyla yola çıktık. Bu noktada zirvedeki isimlerle yürümenin doğru olacağına karar verdik. Nasuh Mahruki bizim için çok değerli bir isim, böyle bir projede kendisi ile bir araya gelmekten çok mutluyuz. Tırmanışın ilk ayağında ben de ekip ile beraber olacağım ve bu heyecanı kısmen de olsa onlarla beraber yaşayacağım.”

Cantek firmasının yaptığı işleri gösteren tanıtım filminin izlenmesinden sonra “8000 metrelik dağların zirvesinde olmak bambaşka bir duygu yaratıyor,” diye konuşan Nasuh Mahruki ise uzun bir aradan sonra Himalaya’lara dönmenin heyecan verici olduğunu söyledi.

Özel bir tırmanış programı hazırladıklarını ifade ederek “Everest Dağı’na kuzey tarafından, Tibet üzerinden tırmandığım 1995 yılının ilkbahar sezonundaki ekspedisyonumdan 15 yıl sonra, bu kez güney tarafından Nepal üzerinden bu çok özel tırmanışı tekrar etmek istiyorum. Bu kez, dağcılıkta en iyi anlaştığım ekip arkadaşlarımdan biri olan Yılmaz Sevgül`le birlikte bu denemeyi gerçekleştirmek istiyoruz,” dedi.

İki dağcımızla birlikte yola çıkacak olan ekibimizin yolculuğu 2.000 metrelerde başlayacak ve ana kampa yedi ya da sekiz gün boyunca yürüyerek ulaşılacakmışız. Bu yüksekliğin anlamının tam olarak anlaşılabilmesi için Ağrı dağından bile daha yüksek olduğunun altını çizdi. Ana kamptan sonra ekibimizden ayrılacak olan dağcılarımız 8.850 metre yükseklikteki Dünyanın Ana Tanrıçası’nın zirvesine çıkmayı deneyecek, yeniden Everest zirvesini onlara açacak olursa, şükranlarını sunma fırsatını yakalayacaklarmış…

Everest dağına hem güneyden, hem kuzeyden tırmanmayı başaran az sayıda dağcının arasında yer almak istediğini söyleyen Nasuh Mahruki “Bu kez oksijen desteği almadan bu tırmanışı gerçekleştirmeyi planlıyorum. Yılmaz Sevgül ise oksijen desteği alarak tırmanışı yapacak. Normal şartlarda dağcılar, 8.000 metrenin üzerinde oksijen desteği ile tırmanışlarını sürdürürler. 1995 yılındaki Everest tırmanışımda sadece 8.600 metrenin üzerinde oksijen kullanmıştım. Everest`in ardından tırmandığım diğer 8.000 metrenin üstündeki dağlarda oksijen kullanmadım. Türkiye`den bugüne dek 14 dağcı Everest Dağı`na tırmanmayı başardı, bunların tamamı oksijen desteği ile bu tırmanışı gerçekleştirdi. Düşündüğüm şekilde başarabilirsek bu da Türk dağcılığında önemli bir ilk olacak,” dedi.

Oksijen desteği almadan tırmanışı gerçekleştirmenin çok zorlu bir süreç olduğunu vurgulayarak, “Yüksek irtifanın düşük hava basınçlı ve düşük oksijen miktarlı ortamında, Everest ve K2 gibi yüksek sekiz binliklere yapay oksijen desteği almadan tırmanmak, bir dağcının ulaşabileceği en üst düzey tırmanışlar arasındadır. 2000 yılında zorlu K2 dağına bu şekilde tırmanmayı başardıktan sonra, bu kez aynı şekilde Everest Dağı`na da temiz bir tırmanış yapmak istiyorum,” diyen Nasuh Mahruki on beş yıllık hayalini açıkça ortaya koyuyordu.

Bir medya mensubu zirveye tırmanmanın mı yoksa zirveden inişin mi daha zor olduğunu sordu.

“Yukarı çıkış daha zordur ama enerjinizi tırmanışta kullandığınız için geriye dönüşünüzde yorgun olursunuz, gereksinim duyduğunuz gücü bulamayabilirsiniz, bu yüzden dönüş yolculukları da tırmanıştaki kadar zorlukla geçiyor.”

Bir başka medya mensubunun iletişim olanaklarının ne olduğunu öğrenmek istemesi Nasuh Mahruki’yi on beş yıl öncesine götürdü.

“Ben zirveye çıktıktan iki hafta sonra babama haber verebilmiştim,” dedikten sonra artık koşulların çok değiştiğini, yanımızda uydu telefonunun olacağını, ayrıca tırmanışla ilgili ayrıntıların www.enerjinidogrukullan.com adresinden güncel olarak takip edilebileceğini belirtti.

“Ama henüz asansör kuramadılar,” diyen Hakan Karaca’nın esprisiyle konuşma devam etti.

Nasuh Mahruki, “En temiz enerji, tasarruf ettiğiniz enerjidir,” diyerek enerjiyi doğru kullanmanın önemini yeniden gündeme getirdikten sonra bu anlayışın mümkün olduğunu, enerji tüketimine böyle bir gözle bakılması gerektiğinin altını çizdi.

Hakan Karaca ise Türkiye’de elektrik tüketiminin yılda 1.5 milyar Euro civarında olduğunu, bu tüketimin Avrupa’da 150 milyar Euro civarına ulaştığını, %10 enerji tasarrufu yapabilmenin bile çok büyük rakamlara karşılık geldiğini belirtti.

Bir medya mensubunun “Tehlikeli yolculuklarınızın nedeni nedir?” sorusunun yanıtını hepimiz merak ettik.

Dağcılık sporuna üniversite yıllarında başladığını söyleyen Nasuh Mahruki, daha fazlasını yapabileceğini gördüğünü ve bu günlere geldiğini belirttikten sonra “Hayalimde böyle bir yaşam tarzı vardı ve onu adım adım gerçekleştiriyorum,” diyerek son noktayı koydu.

Yılmaz Sevgül ise yıllardır birlikte dağcılık yaptığı Nasuh Mahruki gibi yüksek irtifa dağcısı olmadığını, kaya ve düz duvar tırmanışlarına yoğunlaştığını, yedi binlik tırmanışlarının bulunduğunu, çoktandır sekiz binlik tırmanışın hayalini kurduğunu, bunun için gerekli desteği bulamadığını, tam ümitlerini yitireceği sırada Cantek firmasıyla yolunun kesiştiğini, bu sponsorluk anlaşmasının Türk dağcılığına büyük katkısının olacağını ve ilk sekiz binlik tırmanışının Everest’e gerçekleştirmesinin de kendisi için çok özel bir durum olduğunu belirtti. Bu kriz ortamında yaklaşımından dolayı Hakan Karaca’ya teşekkür eden dağcımız, akademisyen bir bakış açışıyla sponsorluk kurumunun önemini dile getirerek, yeni çıkan sponsorluk yasasının işletmelere yaptıkları masrafları vergiden düşebilme avantajı sağladığını, böylece spora ve sanata sponsor desteğinin büyük katkılarda bulunabileceğini anlattı.

Basın toplantısının sonunda içilen yorgunluk kahvesinde Hakan Karaca üretimlerini nasıl yaptıklarını anlatırken, bu projeye destek olan firmaların ürettiklerini ya da ithal ettikleri malzemeleri kullandıklarını, malzemelerin kalitesinden taviz vermemeye özen gösterdiklerini, Çin’den gelen malzemelerle yurtiçinde ve yurtdışında rekabet etmenin oldukça zor olduğunu, yine de rekabeti kaliteden taviz vererek yapmak yerine kazançlarından özveride bulunduklarını anlatıyordu.

“Çin’den bebek aldığında iki ay sonra gözü patlıyor,” diyen Mine Mahruki Hilton otelindeki konuşmamıza son noktayı koyuverdi.

 

SPONSORLAR…

Basın toplantısının devamı daha da ilginçti…

Üç aşağı, beş yukarı basın toplantısında karşımıza nelerin çıkacağı belliydi. Türk dağcılığının en önemli ismi sayılan Nasuh Mahruki yıllardır yaptığı gibi yeniden kendi sınırlarını zorlayacak bir yolculuğa çıkmak üzereydi; daha önceki basın toplantılarında karşılaştığı sorulara benzeyen sorularla karşılaşmış, daha öncesindekilere benzeyen yanıtlar vermiş, bu seferki yolculuğunun diğerlerinden farklı olan ayrıntılarına medyanın dikkatini çekerek tanıtım aşaması başarıyla geçilmişti…

Şimdi İstanbul’daki destekçilerin işyerlerine ziyarete gidilecek, bir çayları içilip, bir parça sohbet edilecek, ana kampa kadar sürecek olan yolculuğa katılmak isteyenlerin aklındaki soruları yanıtlayacaktık…

Bir taksiye binerek Tarlabaşı’na doğru yola çıktık. Hakan Karaca taksi şoförünün yanında, ben fotoğraf makinem ve sırt çantamla bir cam kenarında, Yılmaz Sevgül öteki cam kenarında, Nasuh Mahruki ikimizin arasında; kitaplarındaki uzun yolculukları çadırlarda ya da kar mağaralarında katlandığı eziyetleri anımsayınca taksinin arkasındaki üç kişilik yolculuğun rahatsızlık vermeyeceğine kendimi ikna ettim. Ben kısacık taksi yolculuğundaki sıkışıklığı bile önemserken, dağların zirvelerine ulaşabilmek için yaşanılanları yeterince içselleştirebilmiş değilim. Bir amatör spor için bu kadar eziyet, bu kadar risk ve her an ölümle karşılaşabileceğinin bilinciyle dağcılık sporuna devam etmek düşüncesi aklımı karıştırıyor. İş yaşamındaki direniş de dağcıların sınırlarını zorlamasından farklı sayılmaz; ne kadar çok risk alırsan, büyük başarılara imza atabilir ya da büyük başarısızlıkların altında ezilebilirsin. Bir kumarbaz misali güvelik önlemlerini almadan risklerin ortasına kendini bırakmışsan, ne iş yaşamı ne de dağlar hedefine ulaşmana izin vermeyecektir…

Bu düşüncelerle ilk ziyaret edeceğimiz firmanın yakınlarında taksiden inmiş, iki ya da üç basamaklı merdivenin son basamağından yere doğru ayağımı uzattığım sırada, Nasuh Mahruki sağ tarafımda, benim yarım adım önümdeydi. Bir anda kösele ayakkabımın kaydığını duyumsadım. O an, bekli de benim fark edişimin hemen öncesinde Nasuh Mahruki kolunu göğsüme doğru uzatarak yere devrilmeme engel oldu. Bu hızda bir refleksle daha önce karşılaşmamıştım; algılama, karar verme, kararı uygulama; hepsi bir an içinde…

1996 yılında kurulan YÜKSEL TEKNİK SOĞUTMA SANAYİ VE TİCARET LTD. ŞTİ. soğutma sistemleri ve klima alanlarında faaliyetini sürdürüyormuş. Firmanın şakacı sahibi Yüksel Turgut bir zamanlar Kasımpaşa Spor’un yöneticisi olduğundan başlayıp, biraz spor, biraz iş hayatı, biraz günlük yaşamış stresi, daha çok da Everest yolculuğu hakkında konuşarak çaylarımızı yudumladık.

“1995 yılındaki tırmanışımda da, diğer dağcıların aksine son kampta oksijenle yatmamış ve tırmanışta da, 8.600 metredeki İkinci Step`in altına kadar da kullanmamıştım,” diyen Nasuh Mahruki zirveye az bir mesafe kaldığı halde neden oksijen desteği almak zorunda kaldığını anlatıyordu. “Ancak ayak parmaklarımı dondurma riski meydana gelince, oraya kadar sırtımda taşıdığım oksijeni bu son etapta kullanmaya karar vermiştim. Bu tırmanışta da aynı şekilde yanımda oksijen bulundurmakla birlikte, eğer her şey yolunda giderse ve şartlar uygun olursa, oksijen desteği almadan tırmanışı denemek istiyorum. Ancak yine benzer bir durum olursa oksijen desteği alarak Yılmaz`la birlikte tırmanışı tamamlayacağım,” derken yüksek zirvelerde oksijen desteğinin dağcı için ne anlama geldiğini kavramaya çalışıyorduk.

“Solunum ve dolaşım sistemleri yapılan işe hemen uyum gösteremez,” diyen Yılmaz Sevgül, bu yüzden ‘oksijen borçlanması’ yaşanılabildiğini, dağcının ortama uyumun sağlanmasıyla oksijen tüketiminin normale döndüğünü, buna da ‘toparlanma’ denildiğini anlattı.

İlk ziyaret noktasındaki güzel sohbetin sonrasında dağcılarımızla fotoğraf çektirmek isteyenlerin hatırını kırmayarak birbirinden güzel pozlar vererek firmadan ayrıldık.

İkinci durağımız L’unite Hermetique marka kompresörlerin ithalatçısı olan FRİGOTERM SOĞUTUCU CİHAZLAR SANAYİ ve TİCARET A.Ş. firmasıydı. İşyeri Tarlabaşı Caddesi’ndeydi. Caddenin tarihi dokusuyla ilgili başlayan şakalaşma, bir süre sonra kentsel dönüşüm projesi kapsamında yıkılacağının konuşulmasıyla ciddi bir boyuta taşındı. Hep olduğu gibi dönüşüm sırasında istimlâk edilen yere ödenecek değerin gerçek rakamların çok altındaydı. Kapalı kapıların ardında dönen dolaplardan huzursuz olduklarını ifade ediyorlardı. Her halinden çok neşeli biri olduğu anlaşılan Emre de Everest yolculuğuna katılacakların arasındaydı. Yolculuğun hemen öncesindeki İtalya yolculuğundan biraz tedirginlik yaşasa da İtalya’dan Katmandu’ya doğrudan uçma seçeneğinin olabilirliği biraz rahatlamasını sağladı. O daha çok yanımızda alkol götürüp götüremeyeceğimizi merak ediyordu. Serpaların istediği kadar alkol taşıtabileceğini öğrenince rahatladı. Tabi ki soruların sonu gelmiyordu…

“Sigara içmenin bir zararı olur mu?”

“Yok canım,” dedi Nasuh Mahruki. “Yürüyüşlerimiz çok zorlayıcı olmayacak.”

“Ama yükseklerde oksijen az değil mi?”

“Sigara içinler az oksijenle yaşamaya alışık olduklarından onlara hiçbir şey olmuyor…”

Gülüşmeler sırasında arkası arkasına yapılan esprilerin ucu, yüksek irtifada çiğköfte yoğurmanın daha mı kolay yoksa daha mı zor olacağı muhabbetine taşındı. Aramızda doğru yanıtı bilen çıkmadı. Bir ara Nasuh Mahruki oralara hijyen olmayan malzemelerin götürülemeyeceği bilgisini aktarınca, bir yak budundan taze çiğköfte eti elde edilebileceği söylenerek gülüşüldü. Bu durumda 5.300 metre yükseklikteki ana kampta bir çiğköfte partisi ve yanında rakı içilerek sarhoş olunursa hiç şaşırmam…

Bir sonraki durağımız ÇETİNEL SOĞUTMA SANAYİ ve TİCARET A.Ş.’ydi. Bizi yemeğe götürmek isteyen Yönetim Kurulu Başkan Vekili Vaha Dağdevirenel’e zamanımızın kısıtlı olduğunu söyleyince oturmadan dönerlerimizin siparişi verildi. Bu arada herkesten daha fazla çevreye duyarlı olması gereken bilim insanlarının, bir üniversite kampusuna baz istasyonu yerleştirilmesine nasıl onay verebildiğini konuşuluyordu. ‘Zararlıdır ama o kadar da değildir,’ ya da ‘Ona gelene kadar zararlı olan o kadar çok şey var ki!’ savunmalarının arkasına sığınan bilim insanları ile zararının kesin olduğunu söyleyenler ortak bir noktada buluşamayınca konuyu mahkemeye taşımak zorunda kalmışlar…

Bu arada Yılmaz Sevgül’den doğayı zorlamakla ilgili başka bir örnek geldi: Antalya’nın Elmalı ilçesinde olağanüstü manzaraya sahip olan yüzlerce yıllık katran ormanı varmış, birkaç yıl önce ağaçların bulunduğu alandaki bir bataklığı kurutmuşlar, doğal denge değişince katran ağaçlarını yiyerek çürüten bir böcek ortaya çıkmış, daha önceleri bataklıkta yaşayan kuşlar ya da diğer canlılar böcekleri yediklerinden geçmişte böyle bir sorun yaşanmamışmış…

Bu örneğin benzerleri her yerde karşımıza çıkmıyor mu?

Geçen sene Çetinel Soğutma Sanayi ve Ticaret A.Ş tarafından ithalatına başlanılan Origoword marka dağcı saati Vaha Dağdevirenel tarafından dağcılarımıza hediye edildi. Yemeklerimiz gelene kadar dağcılarımız tarafından saatlerin değerlendirilmesi yapıldı. Everest’in zirvesine o saatlerle tırmanacaklar! Çok keyifle dönerlerimizi yerken, Nasuh Mahruki’nin dağlarda yemeğini tahta kaşık kullanarak yediğini öğreniyoruz.

“Hem de oldukça büyük bir tahta kaşık kullanıyorum,” diyor. “Çünkü dağlarda hep beraber yemek yersiniz, ağır davranırsanız aç kalırsınız…”

Bir sonraki ziyaretimizde FRİGODUMAN SOĞUTMA SANAYİ ve TİCARET A.Ş.’nin sahibi Kemal Duman bizlere çorba ikram etmek için ısrarcı oluyor. Az önce yemek yediğimizi söyleyerek teklifini geri çeviriyoruz.

“Bu teklifi hafife almayın,” diyen Hakan Karaca yememiz için bizi ikna etmeye çalışıyor. “Sözünü ettiği yerin çorbası çok özeldir, hem de okkalı bir fiyatı var. Boğazda balık-rakı yapanlar, üstüne bir çorba içmek için Kasımpaşa’ya indiklerinde balık parasından daha fazla hesap öderler…”

Yine de hiçbirimizin midesinde bir çorbalık boşluk yoktu.

“47 yaşındayım, bütün yaşamım boyunca toplasan sekiz günlük yürümemişimdir,” diyen Kemal Duman bize katılamayacağını şaka yollu belirtiyor.

Onu ekibimize dahil edebilmek için alkol konusunda sorun yaşanmayacağını ve 5.300 metrede dünyanın en yüksek noktaların birinde yenilecek çiğköfte ile ilgili Emre’nin projesini anlatıyoruz. Asıl nedenin iki hafta boyunca işlerinin başından uzaklaşmasının olanaksız olacağını söylüyor. Bu arada iş yaşamının yorucu koşullarının spor yapmaya zaman tanımadığından şikayet ederken ilginç bir konuyu bizlerle paylaşıyor: Bir spor salonuna üyelik pazarlayan arkadaşı, genellikle üye olanların bir ay devam ettikten sonra sıkılmaya başladıklarını, patronunun da tesislerini az kullandıkları için bu tür müşterileri çok sevdiklerini, bu sohbet sırasında kendisini de üye olmaya ikna ettiğini, bir ay devam ettikten sonra kendisinin de sıkıldığını gülerek anlatıyor…

“Ne yazık ki bizim toplumumuzda spor bilinci yok,” diyor Yılmaz Sevgül. “Vücudumuz otuz beş yaşına kadar bütün olumsuzluklarımızı sineye çekiyor. ‘İçki mi içiyorsun, iç, seni idare ederim,’ diyor. Sigaranı idare ediyor. İstediğin kadar yemene göz yumuyor. Ama otuz beş yaşından sonra ‘Dur orada!’ diyor. ‘Bu güne kadar her yaptığına göz yumdum, bundan sonra hiçbir nazını çekmeyeceğim, haberin olsun,’ diyor…”

Çok doğru söylüyor!

Kemal Duman’ın yanından ayrıldığımız sırada da son sözlerini şöyle bir karamsar formülle tamamlıyor: Spor = Futbol = Üç Büyükler…

Bir sonra görüşeceğimiz sponsor firma diğerlerinden farklı olarak Eyüp taraflarındaydı. Yavaş yavaş hareketlenmeye başlayan İstanbul trafiğinde ilerlerken spor bilinci üstüne konuşmayı sürdürüyorduk. Ben kırk yaşından sonra voleybola başladığımı, haftada üç gün boyunca gençlerin oynadığından çok daha voleybol oynayarak sınırlarımı bilinçsizce zorladığımı, bu yüzden dizlerimde kalıcı bir ağrının oluştuğunu anlattım.

Bilinçsizce yapılan sporun her yaşta zararlı olduğunu söyleyen Yılmaz Sevgül “Örneğin göbeği dışarıya çıkık ve aşağıda olanlar var ya…” derken araya girdik.

“Rakı göbeği!”

“O tür göbeklerin büyük çoğunluğu yemek sonrası aşırı hareket yapmaktan oluşur. Mideyi dolu haliyle aşırı zorladığınızda midenin yerinde durmasını sağlayan kasların özelliğini yitirmelerine neden olursunuz…”

Bunu bilmiyordum…

1978 yılından beri ürettiği seri ve özel üretim ısı değiştiricileri, evaporatör ve kondenserler ile sektöründe öncü firmalardan biri konumunda olan KARYER firması, yurtiçi ve yurtdışı piyasaların rekabetçi ortamında kendini sürekli geliştirerek lider firmalardan biri olma özelliğini korumayı başarmış. Sıcak bir ilgiyle karşılanarak toplantı odasına alındık. Güne damgasını vuran komutanların gözaltına alınışının konuşurken Türkiye’de yaşamanın zorlukları dile getirildi.

“Gün geçtikçe fazlalaşan sorgulamalar ilgisi olanı da olmayanı da içine alıyor, sıra bize gelmeden Everest’e çıkmalı.”

“Ona bakarsan Dalia Lama’nın da durumu pekiyi sayılmaz.”

Ne yazık ki bu dünyanın her yerinde yaşam zordu!

Bu arada Nasuh Mahruki’nin durmadan çalan telefonlarına bir yenisi eklendi. Onun uzun süren telefon konuşması sırasında telefonların yaşamımızı nasıl böldüğünü, birinin telefonu çalmazsa diğerinin çaldığını, telefonları bütünüyle kapatmadan karşılıklı konuşmanın olanaksızlaştığını konuşmaya başlamıştık. Bu arada benim de telefonum çaldığı için konuşmaların devamını takip edemedim. Ben yeniden konuşmaya katıldığımda Yılmaz Sevgül’ün telefon hakkındaki sitemine denk geldim.

“Everest’te telefonsuz rahat edeceğimizi düşünüyordum ama yanımızda uydu telefonu da olacakmış, sizin anlayacağınız oralarda da telefondan kurtuluş yok…”

Son ziyaret noktamızdan ayrılmadan fabrikanın üretim hatları arasında dolaştık, bu arada firma sahiplerinin motora olan ilgilerine de tanık olduk…

Gün bitmiş, ziyaretlerimiz tamamlanamamıştı, geriye kalan sponsor firmaları bir başka zamana bırakarak birbirimizden ayrıldık; kimimiz İstanbul’da kalacak, kimimiz Ankara’ya, kimimiz Antalya’ya gidecek; yeniden günlük koşuşturmalarımıza kaldığımız yerden devam edecektik…

 

ANSİAD

Bu akşam Ansiad’taydık…

Antalya Sanayici ve İşadamları Derneği’nin konuğu olan Nasuh Mahruki ile Yılmaz Sevgül ‘Sponsorluk bilinci ve örnek sponsorluk çalışması’ konulu bir konuşma yapacaktı. Bu dernek adından da anlaşılacağı gibi Antalyalı işadamlarını bünyesinde toplamış, kentin gelişimine yönelik çalışmalarıyla Türkiye’nin başarılı sanayici ve işadamları derneklerinin başında gelmektedir. Bu derneğin üyesi olan Hakan Karaca 2008 yılında üyeleri tarafından yılın başarılı işadamı seçilmişti. Everest tırmanışına yaptığı sponsorluk anlaşması üyelerin dikkatini çekince de bu akşamki konuşma gündeme gelmiş…

Konuşmayı yöneten Himmet Öcal büyük firmaların sponsorluk olayına katkılarından söz ettikten sonra ilk sözü Cantek Soğutma Sistemleri Yönetim Kurulu Başkanı Hakan Karaca’ya verdi…

Yirminci yılını kutlayan Cantek firmasının yıllardır sürdürdüğü AR-GE çalışmalarını son üç yıldır kendi bünyesinde barındırdığını, bu çalışmalarının sonlarına yaklaşılırken soğutma sektöründe enerji tüketimini düşürecek projeleriyle dünyada ses getirebileceklerini belirtti. Everest tırmanışına sponsor oluşunu bir sosyal sorumluluk projesi olarak değerlendirdiğini, ‘Enerjini doğru kullan, zirveye tırman’ sloganından yola çıkarak hareket ettikleri için her ikisi de dünya markası olan Nasuh Mahruki ve Yılmaz Sevgül’le yollarının kesiştiğini söyledikten sonra “Bir yere çıkmak değil, yolunda olmak önemlidir,” diye sözlerini bağladı.

On sekiz yaşında İstanbul’daki bir tepede battaniyenin altında uyuyarak dağcılığa başladığını söyleyen Yılmaz Sevgül ise 90’lı yıllarda Nasuh Mahruki’yle tanışmış, kaya ve düz duvar tırmanışlarında Türkiye’nin en iyilerinden olan dağcımız uzun süredir 8.000 metrenin üstünde bir dağa tırmanmak istiyormuş. Eğer Everest tırmanışını yapabilirse en büyük hayali gerçekleşecekmiş. Bu tırmanış için beş yıldır kaynak arayışını sürdürürken, tam umudunu kesme noktasında Cantek firması sponsorluğu kabul etmiş. Türk sporundaki başarısızlıkların futbolun dışındaki dallarda destekçi olunmamasından kaynaklandığını belirterek, Cantek firmasının yaklaşımını örnek bir sponsorluk yaklaşımıyla üniversitelerde işlenecek bir yaklaşım olduğunu, firmanın markası ile sponsoru olduğu konunun birbiriyle örtüştüğünü, ‘Enerjini doğru kullan, zirveye tırman’ sloganın da çok güzel durumu bütünlediğini, “Eğer enerjinizi doğru kullanamazsanız, hiçbir sonuca ulaşamazsınız,” diyerek sözlerini noktaladı.

Himmet Öcal konuşmanın sonunda “İki metrelik ve iriyarı birini karşımda göreceğimi sanıyordum,” diyerek Nasuh Mahruki’ye takıldı.

Nasuh, “Yetmiş kiloyum,” dedi.

“Yetmiş kilonun yarısı yürek olmalı,” diyen Himmet Öcal son sözü Nasuh Mahruki’ye verdi.

Geçmiş yıllardaki dağcılık başarılarından söz ederken 1994 yılına gelene kadar bütün tırmanışlarını kendi olanaklarıyla gerçekleştirdiğini, Everest tırmanışının büyük bütçesi karşısında sponsorluk desteği şart olduğu için dönemin başbakanı da dahil olmak üzere birçok kişi ve kurumdan yardım istediğini, her seferinde geri çevrildiğini anlattı. Sonunda Yapı ve Kredi Bankası sponsorluğunda Everest tırmanışını gerçekleştirebilmiş. Bir sponsorluk olayının paradan çok vizyonla ilgisinin olduğunun altını çizerek vizyonu olan firmaların bu tür projelere destek verdiğinin altını çizdi. Türkiye’deki sponsorluk kavramının henüz yerini bulamadığını, Cantek’in verdiği desteğin bir rol model olacağını söyledi. Bu ülkenin büyük başarılara ihtiyacının olduğunu, Antalya’nın en değerli sporcusu olan Yılmaz Sevgül’ün Everest tırmanışının da Antalya için büyük bir başarı olacağını, Everest’e giderken Antalya’yı da yanlarında götüreceklerini, geriye döndükten sonra da çektikleri fotoğraf ve filmleri Ansiad bünyesinde paylaşacaklarının sözünü vererek konuşmasını noktaladı.

Ansiad üyelerinin sorularına geçildiğinde en fazla merak edilen tırmanışın güvenliğiydi. Yolculuğun 28 Mart tarihinde başlayacağını, iki ay süreceğini, ilk on gün kadar ana kampa tüm ekibin yürüyüş yaparak ulaşacağını, buzulların üstüne kurulmuş ana kamptan sonra dağcılarımızın ekipten ayrılarak yaklaşık 45 gün içinde zirveye ulaşmaya çalışacağını, bu sürede kilo kaybı yaşanılmasının kaçınılmaz olduğunu, her ne yaşanılırsa yaşansın bu yolculuklardan ve tırmanışlardan çok keyif alındığını söylediler.

“Bu tırmanışta en büyük risk nedir?”

“En büyük risk ölürsünüz.”

Bu yanıt ürkütücü gelse de gerçeğin bir parçasıydı!

Nasuh Mahruki dağcılıkta tehlike ve riskin her zaman var olduğunu, yüksek irtifada oksijen azaldığını ve oksijenin kısmi basıncının da azaldığını, bu değişimin de çeşitli riskler doğurabileceğini anlattı. Ayrıca kötü hava şartlarında mahsur kalınabileceğini, donma tehlikesi yaşanılabileceğini, herhangi bir yerlerinin kırılabileceğini söyledi.

Yılmaz Sevgül ise kontrol edilebilen ve edilemeyen risklerden söz ederken Nasuh’la iyi bir ekip olduklarını, bu tür riskler karşısında çözüm üretmekte sıkıntı yaşamayacaklarını söylüyordu. Kontrol edilemeyen riskler ise günlük yaşamın içinde her yerde bulunuyordu.

“Hakan neden sizinle geliyor?” sorusunun şaka dolu yanıtı Hakan Karaca’nın kendisinden geldi.

“Everest’e tırmandıklarından emin olmak için.”

Bir başka soru da dağcı eşlerinin tırmanış hakkındaki düşünceleriyle ilgiliydi. İki dağcının eşi de salondaydı. Hiç düşünmeden eşlerine güvendiklerini söylediler. Nasuh Mahruki evlenmeden önce eşlerinin bu durumu bildiklerini söylerken, Yılmaz Sevgül de kendilerine güvendiklerini söyleyen eşlere teşekkür etti.

Ben de merak ettiğim bir soruyu sordum…

“Son günlerde Nasuh’un kitaplarını okuyorum, on beş yıl önce Everest’in zirvesinde her şeyin kendisi olduğunu ama kendisinin hiçbir şey olduğunu düşünmüş. Bununla ilgili duygularını bizlerle patlaşırsan sevinirim.”

“27 yaşında Everest’in zirvesinde kimselerin başaramadığını başararak büyük bir iş yapmıştım. Bu her şeyin kendim olduğunu düşünmeme neden olacak büyük bir olaydı. Aynı anda dünyanın zirvesinde bir kum tanesi gibiydim, bir rüzgarla savrulacak kadar küçük… Hem her şeydim, hem de hiçbir şeydim…”

Son yanıt bir süre sessizliğe neden olduktan sonra sponsorluğu “Parasını ödeyerek yaptırdığımız her türlü tanıtımdır, ama asla reklam değildir, toplumdan aldığını topluma vermektir,” sözleriyle açıklaya Himmet Öcal’ın konuşmasıyla Ansiad’taki toplantı sona erdi.

 

ARAMA KURTARMA…

Bu sabah Cantek’in fabrikasında buluştuk…

Dün gece Ansiad’ın toplantısından çıktıktan sonra Mahruki çiftinin kaldığı otele kalabalık bir grupla gitmiş, gecenin ilerleyen saatlerine kadar sohbet etmiştik. İki dağcımıza on beş gün boyunca eşlik edeceklerden biri olan Yılmaz Vural da aramızdaydı. Son anda konuşmaların büyüsüne kapılan Ali Eroğlu’da ekibimize katılmaya karar vermişti…

Everest’in eteklerinde yürürken dünyanın günlük dertlerinden bütünüyle uzaklaşacağımızı söyleyen Nasuh Mahruki, bu yolculuğun yaşamlarımızda yepyeni bir başlangıç olacağının altını çiziyordu. Eşi Mine de yolculuğa katılacak olanların böyle bir başlangıç aşamasında olduğunu söylerken kendinden örnek verdi. Ben de onun gibi yeni bir başlangıcın eşiğindeydim, belki diğerleri de… Bir mağara tırmanışında düşen dağcıyı nasıl kurtardığını bütün alçak gönüllüğüyle bizlerle paylaşan Yılmaz Sevgül ise yaptığı kurtarmanın kahramanlık boyutuna dikkat çekmek yerine, ne kadar yorucu olduğunu, ip üstünde süren yarım gün süren kurtarışı sırasında uykusuzluktan gözlerinin kapandığını, hayatını kurtarmaya çalıştığı dağcının uyarısıyla gözlerini zorla araladığını komik sözlerle anlatıyordu.

“Kurtarışı tamamladım, tam gözlerimi kapayacağım sırada kameraları karşımda görünce, yine uyuyamadım,” derken hepimiz gülüyorduk.

Bir başka olay ise tesadüfen bir yangının olduğu yerden geçişi sırasında yaşanmış. İkinci katta mahsur kalan birini örümcek adam gibi balkonda tırmanıp kucağına almış ve aşağıya indirmiş. Bu onun için basit bir kurtarma operasyonuymuş. Bu olay Türkiye’nin en büyük gazetesinin ilk sayfasında yarım sayfalık haber olarak yer almış.

“Çok büyük kurtarışlarımız basında yer bulamazken, böylesine sıradan bir kurtarış basında manşet oldu,” dediğinde bizler yine gülüşüyorduk.

Dün gece konuştuğumuz eğlenceli kurtarış hikayeleri aklımızda dolanırken, bugün beklenmedik bir an yaşadık. Nasuh Mahruki ve Hakan Karaca’yle birlikte fabrikayı dolaşıyor, fabrikada çalışan elemanlarla fotoğraflar çektiriyor ve ayaküstü sohbetler ederek gülüşüyorduk.

“17 Ağustos depreminden bir buçuk gün sonrasında AKUT’un elemanları tarafından göçüğün içinden kurtarıldım,” diyen bir Cantek çalışanının sözleri bir anda zamanın durmasına neden oldu.

Beklenmedik bir andı!

Uzun bir süre sessiz kaldık!

Bir an için hazırlıksız yakalandığımız ve ilk anda ne söyleyeceğimizi bilemediğimiz ortamın havasını değiştirmeye çalışan Nasuh Mahruhi “AKUT bu güne kadar 1021 kurtarış yaptı, o dönemde de iki yüz kişiyi göçük altından çıkarılmıştı, siz de onlardan birisiymişsiniz,” diyerek konuyu genelleştirdi.

Bu konudan yola çıkarak devam eden konuşmamız AKUT Arama Kurtarma Derneği’nin çalışmaları üstüne yoğunlaştı: 1994 yılında Bolkarlar’da kaybolan iki dağcının arama ve kurtarma çalışması sırasında yaşanılan olumsuzluklar böyle bir organizasyon düşüncesini oluşturmuş. Uzman bir ekibin gönüllülük prensibinden yola çıkarak 1996 yılında AKUT Arama Kurtarma Derneği’ni kurmuşlar. Temel hedefleri dağ ve diğer doğa koşullarında doğru ve etkin arama ve kurtarma faaliyetleri düzenlemekmiş. Çok geçmeden yaşamın her alanında beklenti ya da çıkar düşünmeksizin insan hayatını kurtarmaya yöneltmişler. Basında yer alan başarılı kurtarışlarının yansıması olarak 1999 yılının başlarında ‘Kamu yararına çalışan dernek’ kapsamına alınmışlar. Aynı yıl yaşanılan 17 Ağustos depreminde arama ve kurtarma konusuna odaklanmış tek gönüllü dernekmiş. Bir arama kurtarma derneği olarak öngördüğünden daha büyük bir misyon yüklenen AKUT, bir çok sivil toplum örgütü ile kamu ve özel sektör kuruluşlarının bakış açılarını, arama kurtarmaya yaklaşımlarını değiştirmiş. Marmara depreminin ardından Yunanistan’da, 1999 yılında Tayvan’da, 2001 yılında Hindistan ve 2003 yılında İran depremlerindeki çalışmalarıyla AKUT’un uluslararası süreçte geldiği konumu daha da geliştirmiş. Yaklaşık 200 üyesi, bir o kadar da gönüllüsüyle, operasyonel gücünü harekete geçirecek uluslararası standartlarda teknik donanımıyla, ülkemizin ilk ve en önde gelen arama kurtarma grubuymuş…

Bu arada AKUT Arama Kurtarma Derneği’nin yurtiçi ve yurtdışındaki beklenmedik başarılarının bazı güç odakları tarafından hoş karşılanmadığı, kendi iktidarlarına zararı olabileceğini düşünenlerin destek yerine her türlü engeli koydukları da konuşuldu…

Gün ortasında Cantek fabrikasındaki ziyaretimizi tamamlayarak Atatürk Parkı’na doğru hareket ettik. Falezler üstüne kurulmuş Nar Beach&Bistro’da öğle yemeğine gittiğimizde ulusal ve yerel medyadan basın mensupları bizi beklemekteydi.

Bu kez basının karşısında Hakan Karaca “Aynı sloganlarla yürüyebileceğimiz insanlarla yolumuza devam ediyoruz,” diyordu.

Nasuh Mahruki “En temiz enerji tasarruf ettiğimiz enerjidir,” sözünü anımsattıktan sonra dünya görüşlerinin örtüştüğü için güç birliği oluşturduklarının altını çiziyordu.

Türkiye’de 8.000 metreli bir tırmanışı yapacak ilk Antalyalı olan Yılmaz Sevgül ise böyle bir yolculuğa Nasuh’la çıkmaktan gurur duyduğunu, bazı dağcıların zor zirvelerde yaptığı olumsuzlukları anlatırken “Zor durumlarda kimse kimseye yardım etmez, ama biz yaparız, AKUT bu güne kadar kimseleri yarı yolda bırakmamıştır,” diyerek AKUT Arama Kurtarma Derneği çatısındaki felsefelerini açıkça ortaya koyuyordu.

Basınla yapılan söyleşi sonrasında Nar Beach&Bistro’da öğle yemeğimizi yerken “İstanbul’da karşıya baktığımızda şehrin öteki yarısını görüyoruz, buradan ise okyanusa bakıyor gibiyim,” diyen Nasuh Mahruki’nin sözleri falezlerin üstündeki Akdeniz manzarasını çok güzel anlatıyordu…

Antalya burası!

Hayran olmamak elde değil…

Dost...

Bazen…

Bir dostunun karşısında çaresizlik yaşarsın…

O dostun gözlerinin önünde yaşamının akışına yön verecek bir kararın sıkıntılarını yaşamaktadır, ister istemez bir şeyler yapmak zorunda kalırsın; ya onun gibi düşünüyorsan kararının bir parçası olacaksın ya da ondan farklı düşünüyor ve farklı düşündüğünü dile getiremiyorsan alacağı kararın vicdani sorumluluğunu taşımak zorunda kalacaksın…

Bazı dostlar, ‘Sen ne karar alırsan al, alacağın her kararı destekliyorum,’ diyerek dostluklarını gösterir...

Bazı dostlar ise ‘Sen bu kararı alacaksın ama benim düşündüklerim seninkilerden farklı olarak, böyle, böyle, böyle…’ diye kendi kararlarını ortaya koymaya çekinmeyerek dostluklarını göstermeyi tercih eder…

Hangi tür dost olmak daha iyidir?

Hangisi daha zor?

Hangisi daha kolaycılık?

Bir karar alırken dostum diye bağrınıza bastığınız insan, sizin iyiliğiniz için, size rağmen, sizinle dostluğunun bozulmasını göze alarak, sizinle karşı karşıya gelmeyi göze alabiliyorsa...

Dost dediğin diplere çekmemeli, diplere doğru sürüklenirken önüne geçerek duvar olmasını becerebilmeli, eğer becerebiliyorsa elini uzatarak yukarıya doğru çekebilmeli…

Eğer dostsan…

Eğer dostunu canından bir parça gibi görebiliyorsan…

Eğer doğru yerde ve doğru zamanda 'dostum' dediğin insanın alacağı karara kendinden bir şey katabiliyor ve sonrasında sorumluluğunu taşıyabiliyorsan, sen doğru bir insansın dostum…

Gerisi fasa, fiso…

Bazen...

Gereğinden hızlı yaşadığınızın kuşkusuna kapılırsınız…

Yaşamın dinamik döngüsünde bir şeyleri ıskaladığınız düşüncesi peşinizi bırakmaz; bu duyguyu yoğunlukla yaşamanızın nedeni ilerleyen yaşınız mı, ağır yaşam koşullarında bir nefes almak için geriye bakmanız mı, her konuda gereğinden fazla düşünmeniz mi; bir mutsuzluk, bir umutsuzluk; belki de tembelliğinize bir kılıf arayışıdır…

Hız kesmeden ilerleyen bir alametin penceresinden dışarıya baktığınızda, birbirinin arkasına eklenen onlarca, yüzlerce, binlerce telefon direğinin gözlerinizin önünde bir duvara dönüştüğünü göreceksiniz. Sizce telefon direklerinin arasında zıplayan tavşan karnını doyurabilmenin telaşında mıdır? Sert esen bir rüzgara boyun eymiş kır çiçeğinin daha fazla ne kadar direnebileceğini tahmin edebilir misiniz? O telefon direklerinin arasında dünyanın en değerli taşlarından biri sahibini bekliyor olabilir mi?

Bu yaşamda ulaşmak istediğiniz her ne ise hızla geçip gittiğiniz iki telefon direğinin arasında olabileceğini düşünün; en büyük aşkınızı, en büyük rüyanızı, hayallerinizi, umutlarınızı, yaratıcı düşüncelerinizi, sizi siz yapan birçok şeyinizi…

Durun…

Paniğe kapılmayın…

Biraz sakin olalım lütfen…

Bu yazıyı okurken bile, bu adam ne demek istiyor, bir an önce söylese de daha fazla zaman yitirmeden derdini anlasak; ya da kelime kelime ilerlemek yerine paragraflara göz gezdirerek yazının son satırlarına bir an önce ulaşsak…

Ben yazmaya saatlerimi ayırdıysam, siz de fazladan birkaç dakika özveride bulunun; birkaç dakika geç uyuyun, birkaç dakika erken kalkın, yarım yamalak okuyacağınız yazıların birinden vazgeçerek yazıyı hakkını vererek okuyun; ya da hakkını vererek okuyacağınız başka bir yazı için burada okuyacaklarınızdan vazgeçin…

Bu alametin üstünde hızla ilerlerken yarım yamalak yaşamayın!

Hakkını verin yani!

Bir dostum, ‘Bu güne kadar senin yaşadığın gibisinden bir aşk yaşamadım,’ demişti; iki telefon direğinin arasında sizi bekleyen bir aşk varsa, bir ucundan yakalamayı becerdiyseniz, sıkı sıkıya kavrayın, bir sonraki iki telefon direğinin arasında yenisini bulacağınızı, binlerce telefon direğinin arasında yüzlerce aşkın sizi beklediğini düşünürseniz hayal kırıklıklarına hazırlıklı olun…

Birden fazla çocuğu olanlar, ‘İlk çocuğumuzdan bir şey anlayamadık, yaşamın telaşı arsında büyüyüverdi, son çocuğumuzu hakkını vere vere yetiştirdik,’ diye konuşurlar; iki telefon direği arasında anne ya da baba olduysanız bütün çocuklarınızın değerini bilin, bir dahaki sefere öyle bir çocuk yetiştirme şansınız olmayabilir…

Bu yaşamda ne olmak istediğinizi iyice düşünün, gözlerinizi iyice açarak telefon direklerinin arasında sizi düşlerinize ulaştıracak fırsatları asla ıskalamayın; her ıskaladığınız zaman dilimi düşlerinizden biraz daha uzaklaşmanıza neden olacak, bir süre sonrasında öyle bir düşünüzün olduğunu bile anımsayamayacak, çok yıllar sonra geride neleri bıraktığınızı düşünürken, Keşke o zaman yapsaydım,’ diye hayıflanmak dışında elinizden bir şey gelmeyecektir…

Bu yüzden Cem Karaca’nın ‘Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete,’ dediği yaşamda yol alırken, sonu kıyamet olan bir yolculukta, alametin fren ve gaz pedallarının olduğunu aklınızdan çıkarmayın. Bir an önce kıyamete yetişmek yerine, yeri geldiğinde alameti yavaşlatmayı, telefon direklerinin arasına sizler için bırakılmış armağanları almayı, o armağanları sizler için oralara bırakanlara teşekkür etmeyi unutmayın…

Son durduğunuz yere alametten inerken sizlere gerekli olan ne kadar çok telefon direği geçtiğiniz değil, direklerin arasından topladıklarınız olacaktır…

Bu yazıyı da telefon direklerinin arasına senin için bırakmıştım…

Kim o diye etrafına bakınma!

O sensin!

Cumartesi sabahı Ankara’daki Gordion alışveriş merkezindeydik…

Tutkun’la birlikte kahvaltı etmek için yiyecek kartındaki işletmelerin arasında dolaşırken Mado’nun K.Maraş usulü köy kahvaltısının duvardaki fotoğrafına tav olarak masaların birine oturduk.

Menüyle yanımıza gelmek yerine sallana sallana kendini getiren garsona, “Şu fotoğraftaki kahvaltından bir tane istiyoruz, bir de portakal suyu lütfen,” diye siparişimizi verdik.


Bizim kahvaltımızı hazırlayan garsonları uzaktan izlerken, bir yakın dostumun ‘Biz Türkler başkalarına hizmet etmek için yaratılmamışız, genlerimizde böyle bir gen yok,’ deyişini anımsadım. Aşırı milliyetçi bir yaklaşımdı! Bu konuda karşılıklı konuşmaya başladığımızda Türklerin tarih boyunca kendilerine hizmet edilen bir toplum olduğunu, bu yüzden başkalarına hizmet etmeyi beceremediklerini söylemiş, ben de itiraz edince konuşmamız uzayıp gitmişti…

Kahvaltı sırasında yaşadıklarım yakın dostumun söylediklerini anımsamama neden oldu. Bir alışveriş merkezinin fastfood katında kahvaltıya 20 TL para istiyorsanız yalapşap hizmet vermek hakkına sahip değilsiniz; hele ki bir Türkiye markası olmaya çabalayan Mado’nun böyle bir davranışta bulunmaya hiç hakkı yok! Bu düşüncelerimi garsonlarla paylaşmaya niyetli değildim ama hesap 27 TL gelince bir şeyler söylemek zorunda kaldım.

“Neden yirmi yedi lira?”

“Köy kahvaltısı ve portakal suyu var.”

“Evet?”

Meğerse portakal suyunun 7 TL’miş!

Bir içeceğin fastfood katında yüksek fiyatla satılmasının doğru olmadığını söylemek için garsonu uyarmak istedim. Bu kez yanlışlarının olmadığını kanıtlamaya çalışan garson menüyü göstererek işlerin daha da karışmasına neden oldu. Bana sunulan kahvaltıyla menüde yazılı olan kahvaltının birbiriyle ilgisi yoktu; bize 12 TL’ye satılan klasik kahvaltı ile 20 TL’ye satılan K.Maraş usulü köy kahvaltısı arasında bir şeyler yedirmişler, karşılığında 20 TL istiyorlardı…

“Bana buranın yöneticisini gönderir misiniz?” diye istekte bulununca, başka bir garson karşıma dikildi.

“Yönetici benim efendim,” diyen garsonu kuşkulu gözlerle süzdüm. “Bir sorun mu vardı?”

“Sorunumuz yirmi liraya satılan kahvaltıdaki peynir ve ekmek çeşitlerinden bize vermemeniz,” diyerek menüdeki yazılı olan çeşitleri gösterdim.

“Kahvaltıda altı çeşit peynir oluyor ama merkezden yalnızca ikisini göndermişler…”

“Bu sizin sorununuz.”

“Haklısınız efendim.”

“Menüde zengin ekmek çeşitleri yazıyor, fotoğrafta simit bile var, siz bize yalnızca beyaz ekmek yedirdiniz, üstelik sonradan gelen ekmek de bayattı.”

“Haklısınız efendim.”

“Reçeller de fotoğraftaki gibi değil,” derken yönetici olduğunu söyleyen garson başıyla onaylamayı sürdürüyordu. “Fotoğrafta petek balın üstünde kaymak var, siz bana süzme bal verdiniz, kaymak ise zaten yok.”

“Haklısınız efendim.”

“Her söylediğimde haklıysam, benden yirmi lira yerine on iki liralık kahvaltının parasını almalısınız.”

“Haklısınız efendim,” diyen yönetici garson hesabı değiştirmek üzere kredi kartımla beraber kasaya gitti.

Ben bu kadar hatayı unutmaya çalışırken on dakika kadar kredi kartımın geriye gelmesini bekledim. Bir süre sonra sıkılarak kartımı geri istedim. Aradan beş dakika daha geçtikten sonra kredi kartımı getiren yeni bir garson hesabımda değişiklik yapamayacaklarını söyledi. Beni tanıyanlar ne kadar sakin bir insan olduğumu bilirler. Kibarca yöneticinin yeniden masama gelmesini istedim. Onun yerine bir başkası karşıma dikildi.

“Buranın yöneticisi benim efendim.”

“Ben az önceki yöneticiyi istiyorum.”

“Sorununuzu bana söyleyebilirsiniz.”

“Bir kere de size anlatmak istemiyorum,” derken hala sakinliğimi koruyabildiğime ben bile şaşırdım. “O yönetici gelsin ve benim yanımda sorunumun ne olduğunu size anlatsın.”

Garson yönetici masamıza yeniden gelmek zorunda kaldı.

“Ben yönetici değilim efendim,” dedi utangaç bir yüzle.

“Az önce yönetici olduğunuzu söylediniz?”

“Haklısınız efendim…”

Bu bir kamera şakası mı diye etrafımda kamera aramaya başladım…

Şaka falan değilmiş!

Son gelen yönetici durumu yarım yamalak kavradıktan sonra ellerinden hiçbir şey gelmeyeceğini belirtti. Bir şikayetim varsa web sayfası üzerinden Mado’ya iletebileceğimi de sözünün sonuna ekledi. Ben de onların web sayfası yerine kendi web sayfamı kullanarak Gordion alışveriş merkezindeki Mado’un şubesinde nasıl dolandırıldığımı sizlerle paylaşmayı tercih ettim.

Bu beceriksizliğin Mado’ya bedeli ne olur dersiniz?

Yazarlık yolculuğunda bir adım daha…

Ben yazarların ya da yazdıklarının eleştirmenler taralından değerlendirilmesi için bir tanıdık, bir hatır gönül, bir çıkar ilişkisinin zorunlu olduğunu düşünürdüm. 28.OCAK.2010 tarihli Cumhuriyet gazetesinin kitap ekinde, M. Sadık Aslankara’nın ‘Kitaplar Adası’ köşesindeki yazısını okuyunca, benim öngördüğüm düşüncenin bir önyargıdan öte olmadığını anladım.

Biraz daha ayrıntılarsak…

2009 yılında Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın düzenlediği tiyatro oyunu yazma yarışmasına katılmış, kırk küsur oyun arasında ilk beşe seçilmiş, son yapılan değerlendirmede birinciliğe uygun oyun bulunamadığından diğerleri gibi dereceye girememiştim. O günlerde seçici kurulun birini birinci seçmek yerine, ‘bu yazarların tümünü çöpe atalım’ yaklaşımını tercih etmelerine hayıflanmıştım. Seçici kurulda bizleri yetiştiren akademisyenlerin de bulunduğu düşünülürse, ben ve benim gibi tiyatro eğitimi alanlar iyi yetiştirilememiş ya da iyi yetişmemiştik.

2009 yılının temmuz ayında da Dil Derneği’nin ‘Kerim Afşar Ödülü’ adıyla düzenlediği oyun yarışmasına katılmış, bu kez birinciliği başkalarına kaptırmış, en azından aralarında M. Sadık Aslankara’ın da aralarında bulunduğu seçici kurulun değerlendirmesine saygı duymuştum.

O günlerde oyunumun İstanbul Şehir Tiyatroları’nın repertuarına alındığının yazısı gelmiş, bir biçimde emeğimin karşılıksız kalmadığını görerek mutlu olmuştum…

Bir süre sonda M. Sadık Aslankara’nın Dil Derneğindeki yarışmayı değerlendiren yazısını ‘Kitaplar Adası’ köşesinde okudum. Hiç birbirimizi tanımadığımız halde dereceye giremeyen oyunumdan da söz ederek beni mutlu etmiş, belki de o yaz aylarında Türk tiyatrosunda kendine yer bulacağına inandığım iki oyun daha yazmama neden olmuştu. Bu duyarlılığına teşekkür etmek amacıyla yayınlanmış iki romanımı kendisine postalamıştım.

Beş ay sonrasında M. Sadık Aslankara’nın “Romanda yazarın kendine yer açma çabası…” yazısında iki romanımı değerlendirdiğini görünce, binlerce roman sayfasını yazmayı beceren birisi olarak, o anki şaşkınlığımı, nasıl bir mutluluk yaşadığımı sizlere anlatmayı beceremeyeceğim. Hiç tanımadığım birinin, işi bu tür yazıları köşesine taşımak olsa bile, önüne gelen çok sayına dosyanın arasından iki romanımı okuması ve değerlendirme yazısını ‘Kitaplar Adası’ köşesine taşıması eleştiri kurumuna bakışımı bütünüyle değiştirdi. Yazarlık yolculuğunda yol almaya çabalarken hatır gönül ilişkisinin zorunlu olmadığını gösteren M. Sadık Aslankara’ya teşekkür etmeyi bir görev kabul ediyorum.

Bu satırlarım da yazmaya meraklı olanlara umut ışığı olsun!

Bir eleştirmenin yazdıklarını değerlendirme konusuna gelince de; kimini beğenirsiniz, kimini beğenmezsiniz, bazen yüksek beklentilerinizle aradığınızı bulamazsınız, bazen tam tersidir, çoğu zaman yanlış anlaşıldığınızı düşünürsünüz; önemli olan sizin için yararlı olanını yazının içinden çekip almaktır. Eğer yeterince üretkenseniz, değerlendirme yazılarına yenileri eklenir ve zamanı geldiğinde (siz yaşıyor olusunuz ya da olmazsınız) emeğinizin karşılığını alırsınız…

En azından ben böyle düşünüyorum…

M. SADIK ASLANKARA'NIN YAZISINA GELİNCE...

Kitaplar Adası



Romanda yazarın kendine yer açma çabası...


Her yıl yüzlerce roman yayımlanıyor. Dile kolay. Yayımlanan bu romanlarla ilgili sayısal verileri gösteren çizelgeler, bunların yıllara, yaşlara, cinsiyete, yörelere vb. dağılımını gösteren veriler var mı, varsa, tutuluyorsa eğer, bunlar nasıl bir yönelim, eğilim çıkarıyor ortaya, sonra bu ne yönde evrilip hangi ivmeye göre gelişiyor bilmiyorum' Ne var ki yayımlanan romanların önemli bölümünün gençlere ait dosyalardan oluştuğu, kimilerinin birer 'ilk kitap' olma özelliği taşıdığı çok iyi biliniyor' Ayrıca yayıncıların, editörlerin sitemlerinden, kulağa gelen kimi bilgi kırıntılarından anlaşıldığı kadarıyla hemen her roman dosyası bir biçimde kendine yol bulup yayımlanabiliyor yine de. Diyeceğim, yazarın ya da yazar adayının elinden çıkıp da yayımlanmayan tek roman dosyası yok neredeyse' Çünkü söylenenlere bakılırsa hemen her dosya, yazarının çabasıyla yayınevleri arasında dolaşıyor, sonra bunlardan biri tarafından yayımlanıyor mutlaka' Bu kadarcık veri bile insanı şaşkınlığa uğratmaya yetiyor'


Yayımlanan romanların her birinin estetik açıdan tamlık yansıtması, bir değer taşıması beklenemez elbette, beri yandan bunların hiçbirinin yazınsal ölçütlere göre dikkate alınmayacak çalışmalar olduğu da savlanamaz'
Peki, bunca değersizleri arasından değerlilerini nasıl seçeceğiz romanların? Yayınevine göre mi belirleyeceğiz bunu? Yayınevinin geçmişten günümüze yansıttığı görev, ahlak anlayışına, yazınsal tutumuna, yayımladıklarının yazınsal alanda sergilediği örtüşme eğrisine bakarak, yayımlanan her dosyanın ille roman değeri taşıyacağını mı kestireceğiz? Bu da çok zor'
Roman üzerine kaleme alınan yazılar varsa eğer, bunlarla mı belirleyeceğiz yoksa yönümüzü? Görülüyor ki, yazınsal üretime yeni başlamış bir yazarın roman alanında kendine yer açabilmesi, sığışacak bir yer bulabilmesi, bunu pekiştirebilmesi hadi olanaksız demeyeyim, ama güç, oldukça güç'


GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE ROMANA ÖZGÜ SIKINTILAR...
Yeni bir roman dosyasının yayın dünyasında kendine yer bulabilmesi geçmişte de çok güçtü elbette. Sözgelimi Erdal Öz, ilk olarak Varlık Yayınları arasında yayımlanan Odalarda adlı romanı için Yaşar Nabi Nayır'la dosyası konusunda mektuplaşmalarını, öne sürüşleriyle Nayır'a karşı direncini anlatır, kendi yayınevinde bunun yeni basımlarına geçerken. Ekler ardından: 'Ben de az direnmemişim hani''
Latife Tekin'in de ilk romanı Sevgili Arsız Ölüm için Memet Fuat'a dosyasını getirdiğinde, çok beğendiği bu dosyaya karşın Memet Fuat'ın, bir yazar bağlamında kendisinden emin olabilmek amacıyla ondan ikinci roman dosyasını da istediği söylenir'
Bu iki örnek bile geçmişte roman dosyalarının yayımlanmasının da pek öyle kolay bir iş olmadığını göstermeye yetiyor kanımca'
Öteden bu yana çeşitli nedenlerle öykü, roman, oyun dosyası okuduğumdan, parıltılar taşıyan kimi dosyaların sonraki aşamada kitaplaşmalarını beklediğim halde bir türlü gün yüzüne çıkamadığını gözlemişimdir veya yayımlansa da kendine bir türlü yer açamadığına tanıklık yapmışımdır'
Evet, yeni yazarın işi zor' Neredeyse gün başına roman yayımlanır, her gün vitrine, sergene bir başka roman konurken bunların arasında yayımlanan yeni romanın şansı ne olabilir dersiniz? Yazar, bütüne bakarak söyleyecek olursak yayımlanmış binlerce romanın yüzlerce yazarı yanında kendine, yer bulabilecek midir?


YENİ ROMANLAR ARASINDA...
Şu son zamanda azımsanmayacak sayıda roman okudum, bunların bir bölümü yeni yazarlardan, hatta ilk kez okuduklarımdan oluşuyor.
İyi de kim söz edecek bu yazarlardan, onların romanlarından? Kendi payıma ileriki haftalarda 'Kitaplar Adası'nda birer ikişer konu edineceğim okuduğum bu romanları' Ama yeter mi bu çaba? Her yıl yayımlanan birkaç yüz romanın ancak birkaç on tanesini, diyelim ancak yüzde onu kadarını konu edinebilir bu alanda kalem oynatan bir yazar. Ne denli üzücü bir durum. 1960'larda Hüseyin Cöntürk, Yordam dergisine şiir, öykü göndereceklerden, zorunluluk olarak kitap eleştirisi de isterdi. Bu yöndeki boşluğu doldurmaya çabalardı bu yolla'
Peki, eleştiri alanında bir eksiklik vardı da doldu mu bu? Hemen her yazarın, sergende bekletip de bir biçimine getirerek bir yerlerde araya sıkıştırıverdiği o hazır tümce kalıbını çok duydunuz kuşkusuz: 'Bizde eleştirmen var mı?' Diyelim yok, iyi de bu soruyu ortaya atanların eli armut mu taşlıyor? Demokrasi için nasıl ki demokrat çoğunluğa gereksinim varsa eleştiri yazınına yaşam alanı kazandırılabilmesi için de uygulayıcıların çoğalması, ötesinde bu yönde bir irade yansıtması gerekiyor.
Aksi halde eleştiri, çoksatar listeleriyle kitle iletişim organlarının, buna koşut ortamların yönlendiriciliğine bağlı yapay solunumda kalacak, o kadar' Bir disiplin bağlamında yazın eleştirisi varlığını sürdürür kuşkusuz, ama kitlelerin eleştiri anlayışı bu örnekle sınırlı kalır herhalde. Demokrasiden, çoğulculuğu değil çoğunlukçuluğu anlıyor olmamız gibi.
Oysa eleştiri de demokrasi gibi azınlık rejimidir. Ne demek istiyorum; dikkate alınması gereken ilk o'dur'
İlk romanlarıyla, kitaplarıyla yayın dünyasına adım atan, büyük çoğunluğu genç bu yazarlara eleştirmenlerin de fizik gücü yetemeyeceğine göre ne olacak? Umutsuzluğa kapılmadan işimizi sürdüreceğiz, başka çözüm var mı?
A. Kadir B.'nin romanları ilk kez yayımlanıyor. Daha önce A. Kadir Bozkurt imzasıyla, Ölümün Kıyısında adlı oyun dosyasını okumuştum yazarın. Kıvrak, kıpırdak kalemi olan bir yazar izlenimi bırakmıştı bende.
Bu kez Pentagram'ın yayımladığı iki romanıyla yüz yüze geldim ardı ardına: Bitimsiz Yol (2007), Kibrit Kutusu (2008). Yaşamöyküsünden öğrendiğimize göre öykülerinin, oyunlarının yanında yazdığı yedi romanı var yazarın. Ama 'bunların yayımlanmasına ise yıllar sonra, ancak şimdi karar verdi' deniyor bilgi notu olarak. Öyle anlaşılıyor ki, yayımlanan 'şimdilik' bu ikisi yalnızca, '
Yeni bir yazar olarak A. Kadir B. de kendine yer açmaya çalışıyor yazınsal ortamımızda. Çok doğal bu'
Peki, andığım bu romanlar için neler söyleyebiliriz?


YENİ BİR YAZAR: A. KADİR B. ...
Bitimsiz Yol'da bankacı karısının başka birine âşık olması üzerine, 'yapılması gereken çekip gitmekti. Öyle yapmıştım' (22) diyen bir öğretmenin (Murat), mesleğini bırakarak pazarlamacı konumunda yollara düşmesi konu ediliyor'
Bu haliyle yine yolculuk temelinde bir romanla karşı karşıya olduğumuz ortada. Bu kez pazarlamacılık yapmaya koyulmuş, eskiden beri öyküler yazma isteğiyle kıvranan bir öğretmenin kendi otomobiliyle yaptığı uzayıp giden bir yolculuk bu'
Romanlarımızın öğretmenlerini aldığım yazılara bu örneği de ekleyebilirim herhalde.
Ancak aradan yıllar geçmiştir. Onu, kendisini bir başka erkek olarak tanıttığı sevgisiyle Antalya'da geçirdiği gecenin ardından roman zamanı içinde takip etmeye koyuluruz'
Murat'ın, dünyaya lanetler yağdıran bir roman kahramanı olduğunu söylemeye gerek yok. Kendini Arthur Miller'in 'Satıcı'sı gibi duyumsarken, yollarda tek başına bir yandan öyküler kurar, öte yandan bir başka kişi olarak kendine bakmanın, bir kurgu kişisi gibi kendisiyle de yüzleşmenin olanağını bulur'
Öyküler yazmayı kurar sürekli, ama bu bağlamda 'esin perileri'yle başı derttedir. Yalnız onlarla mı? Herkesle, her şeyle' Karısının kopuşu sonrasında bütün dünyası altüst olmuştur Anadolu'nun bir köşesinde öyküler yazmayı kuran bu yazın öğretmeninin.
Murat'ı, bir işin peşinden koştuğu sıra Antalya'dan Ankara'ya yaptığı bir günlük yolculuk içinde saat saat ilerleyişi içine tüm yaşamından yerleştirdikleriyle yeniden yeniden tanımaya koyuluruz böylece.
Ama yaşadığı o olayın ardından katılaşmak bir yana acımasızlaşmıştır da bir ölçüde' Çünkü karısı tarafından terk edilmiş olması duygusunu içinden söküp atamamıştır bir türlü'
Kibrit Kutusu ise, yine bir yolculuk anında, bunun kesitinde başlıyor. Otoyoldaki trafik kazası sonrasında otomobilin sürücüsü ölmüş, sonradan sevgilisi olduğunu öğrendiğimiz yanındaki genç kız ise yaşam kavgası verir bir halde hastaneye kaldırılmıştır.
Romanı biz, kazada ölen işadamının ağzından okuruz:
'Ben ve o kız!'/ Sabri Taşkın ve Dilara Göktürk!'/ Söyledikleri gibi ikimiz de arabanın ön camından uçarcasına fırlamıştık. Dilara Göktürk otoyolun kenarındaki çelik bariyerin üstünden ormanlık alana doğru uçmuş, ben ise başımı bariyere çarparak yolun içinde kalmıştım. Aldığım yara ölümcülmüş. O an ya da bir süre can çekiştikten sonra ölmüş, öldükten sonra da ambulansla taşınıp bu hastaneye getirilmiş ve on yedi numaralı morg ünitesinden çıkarılan adama dönmüştüm; rengi solmuş ve cansız! Artık onunla yollarımız ayrılmıştı; ikimiz bir arada Sabri Taşkın iken, o ölü bir beden, ben ise yaşamda var olan bir ruha dönüşmüştüm./ Ruh?/ Şu 'ruh' kelimesi nasıl da itici'/ Başka bir şey olarak tanımlanmalı; bedensiz bir varlık gibi'' (56)
Sabri Taşkın'ın bir 'kibrit kutusu' işi de vardır bu arada. Sonuçta geri dönüşlerle kendini, yaşamını sorgulayan bir ruhun romanıdır da diyebiliriz Kibrit Kutusu için' Ölenin, ölüm sonrasında olup bitenleri izlemesi de yeni bir izlek değil elbette roman sanatında.
Görülüyor ki tüm roman yazarları, kendilerine bir yer açabilmek için ilginç konular bulmaya, bunlarla roman evrenleri kurup, yine ilginç, sıra dışı, ayrıksı, hatta aykırı kahramanlar yaratarak okurun ilgisini, yazın kamuoyunun dikkatini çekecek, sonuçta beğenilecek romanlar verimlemeye çalışıyor.
Bu açıdan bakıldığında her iki romanın da dilce, biçemce yenilik getirdiği savlanamaz bana göre. A. Kadir B.'nin bunları roman olarak eksiksiz, düzgün verimlemeyi, yazdıklarını olgunlaştırmış olmayı yeterli bulduğu anlaşılıyor. Ama bir yazar, kaleme aldığı romanın, yazın sanatı bağlamındaki yerini de sorgulayabilmeli derim' Bu kitap, roman sanatımız açısından yazınımıza ne getiriyor? Yazar olarak ben neyi getiriyorum?
Her iki romanda da gerek yayınevinden, gerekse yazardan kaynaklanan pek çok yazım yanlışıyla karşılaşıyoruz. Keşke bunlar giderilebilmiş olsaydı. Hatta okumam sırasında yer yer yazarın kendi dosyasında tam bir düzeltmeye girişmeden bunu yayınevine verdiği, yayınevinin de yazım konusunda pek özenli davranmadığı izlenimi edinmedim değil'
Ancak yazınla ilgilenen, alanda düşünce üreten insanlar, kitaplara yönelirken, olmuş, olmamış biçiminde bunları ayırmak yerine, sabırla, sevgiyle eksiklerini göstermek olmalı kitapların' Hele A. Kadir B. gibi yayımlamak üzere hazırda beklettiği dosyaları olan yazarlar için bir işlevi olabilmeli böylesi yazıların.
Yazın alanında eli kalem tutan hiçbir yazarın, ister şair, öykücü, romancı, ister denemeci, eleştirmen, yazınbilimci olsun dilimizin, yazınımızın omzuna yüklediği sorumluluktan kendini kurtaramayacağı ortada değil mi?
KAYNAK: http://www.cumhuriyet.com/cukitap/w/k13.html

Daha Yeni Kayıtlar Önceki Kayıtlar Ana Sayfa